Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2020

Sosyalizm Maskeli Sosyal Faşizm

Sosyalizm Maskeli Sosyal Faşizm



Yaşadığımız şu günlerde tartışılması gereken en önemli konu, en temel sorun sosyalizmin sosyal faşizm ile karıştırılmış olmasıdır.

Madalyonun bir yüzünde birçok aydın, işçi, emekçi, memur, işsiz, emekli, sosyal demokrat gömleğiyle dolaşan birçok kişi söylemleriyle, eylemleriyle aslında tam bir sosyal faşist ancak kendini sosyalizmin aynasında görüyorlar. Kendilerini öyle tanımlıyorlar.

Madalyonun diğer yüzünde ise gerçek anlamda hayatını sosyalizmin dinamikleri üzerine inşa etmiş devrimci birçok genç ölüm oruçlarında, dağlarda, fabrikalarda, alanlarda hayatı son bulurken görüyoruz. Kişisel düşüncem, ölüm oruçlarını onaylamasam da bütün eylemlere saygı duyuyorum. Değerli ve önemli görüyorum. Ancak yaşatarak, yaşayarak felsefemizi geliştirip direnişi örgütleyebiliriz. Bir mücadelenin sertliğinden çok sürekliliği daha da önemlidir.

Yitirdiklerimizin acısını sadece bizler yaşıyoruz, farkında mısınız? Biliyoruz ki hayatını feda edenler sistemin umurunda değil, bu gerçeği geçmişten günümüze kadar geçen sürede defalarca tanık olduk. Hepimizin yaptığı tek şey yitirdiklerimizin ardından onların görsellerini, videolarını ya da onların hakkında birkaç satır yazı yazarak bir iki gün sosyal medya hesaplarımızda gezdirmek.

Peki ya sonrası!

Bir kısmımız kendi kederinden kavruluyorken bir kısmımız ise kendi tıkırında, öyle değil mi?
Peki ya eylemsel tutuma destek bu mudur? Bir tarafta bir insan yaşamını inandığı değerler uğruna ölüme koşarken diğer tarafta s/özde devrimci, hayatı sorgulayan, direnişi savunan kişilerin süreli sanal destekleri, direnişi gerçekleştiren kişinin fedakarlığı karşısında basit, günü kurtarmaktan öteye gitmeyen içi boş paylaşımlarının anlamsızlığı.

Ne üzücü!

Şu an görünen tablo, sanki ölüm orucu eylemini gerçekleştiren kişi bizim bir iki gün sosyal medyada gündemi değiştirmek adına paylaşımlar yapalım, demokrat devrimci duygu- düşüncelerimizi renklendirelim, hatırlayalım diye hayatını feda etti gibi bir anlamsızlıktan öteye gidemediğinin gerçekliği. Böyle ciddi bir kararı gerçekleştiren kişi direnişini gerçekleştirirken halkına, insanlığa bir bakış açısı geliştirmek, farkındalık oluşturmak, sistemi sorgulayıp toplumun duyarlılığını, tepkisini çekip bir kıvılcım yakmak için kendini feda eder.

Duyarsızlığını maskelemekten öteye gitmeyen tutumlarıyla sistemin kirli yüzünü maskeleyen sosyal faşistlik tam da bu noktada kendini gösteriyor. Bir iki gün demagoji yap, kendini tatmin et ve kaldığın yerden devam et! Neticede sistem bizleri yalnızlaştırarak alıştırıyor ölüme, farkında mıyız? Tabi ki hayır.

 Sistem hayatı son bulan kişiye bakış açısını asla yumuşatmıyor bunu biliyoruz. Hatta direnişçi yaşamını yitirdiğinde bu faşist sistemi mutlu ediyor.

Tıpkı yaşamını yitiren direnişçiden sonra birkaç gün yazıp çizen kimseyi görmekten rahatsız olmadığı gibi. Çünkü biliyorlar deneyimledikleri gibi olacak her şey, birkaç gün sonra sular durulacak ve herkes bir sonraki bireysel eyleme kadar sistemin istediği ölü toprağını üzerine örtecek. Böyle olduğu sürece de asla örgütlü bir toplum kimliği kazanamayacak. Birkaç devrimci gencin hayatını ortaya koyup yaktığı meşale kitlesel bir direnişe dönüşemeyecek ve elimizde sadece yitirdiklerimizin acısı kalacak.
Oysa ki sosyalist olsun olmasın insanım diyen, yüreğindeki çocuğun sesini duyan her bireyin insan yaşamına, yaşamın canlılar için kutsallığını kimliklerden, dillerden, dinlerden arınmış bir duyarlılıkla kucaklayıp sahiplenmesi, tepki göstermesi gerekmez mi? Alanlara yığılması gerekmez mi?

İnsan onuru için verilen bütün mücadelelerde bireysel direnişlerin ölümlerle son bulması ve geride kalan kitlenin bu direnişin kutsallığını iki günlük anlamsız sosyalist(!) edasında sosyal medya hesaplarında geçiştirmesi mücadele açısından orantısızlık değil mi? Yapılan direnişi hiçleştirmez mi?
Bence olması gereken, dünyada yaşanan her türlü direnişte yaşamını insanlığa feda eden değerlerimizin anısına bir an önce sosyalizm kimliğininin yeniden ele alınıp tanımlanması gerekiyor. Yeni pratikler geliştirilmeli, yeni bir yol dizayn edilmesi gerekiyor. Yoksa yaşamını halkına feda eden onca yurttaş bireysel eylemleriyle bir iki gün anılmaktan öteye gidemez ve faşizme karşı savunulan sosyalizmi "miş’li" zamanlarda bırakıp, sosyal faşizme teslim olacak çocuklarımız.
Unutmayalım ki direniş yaşadıkça büyür, yaşattıkça anlam kazanır.

Yaşamla, umutla, Düş’le kalın…

Deniz Çelik

06 Nisan 2020

İnsan Modelleri!

İnsan Modelleri!

Bu yazımda sizlere insanlardan, insancıklardan ve insan kılığına girmiş yaratıklardan söz etmek istiyorum. Ancak, önce insan, insancık, insan kılığına girmiş model nedir? Bunlardan başlamak gerektiğini düşünüyorum.
 
İnsan; evrenin tek rasyonel (akli) varlığıdır. İnsan, özgür iradeye sahip, kendini üretebilen ve idare edebilen bir kahramandır. Yaratıcılık, üreticilik, programcılık vs. Gibi çok çeşitli meziyetlere sahip bir varlıktır insan.

İnsancık ise; insan olduğuna inanan, insanın genlerini taşıyan ama tam anlamıyla gelişememiş, aklını tam olarak kullanamayan ve de kendi iradesini kullanamadığı için hep başkalarının kolu-kanadı altında yaşayabilen varlıklardır insancıklar.

İnsan kılığına girmiş varlıklar ise; genlerinden dolayı insan denebilir. Ancak, hiçbir şekilde insani duygular taşıyamayan, hiçbir insanın yapamayacaklarını yapabilen, aklını kiraya vermiş, robot özelliği taşıyan varlıklara da insan kılığına girmiş varlıklar denebilir.

Şimdi neden böyle bir modelleme yaptın denebilir. Hemen söyleyeyim; Günümüzde bu tür modellere öyle çok rastlayabiliyoruz ki, nitelendirmeden de duramıyoruz. Gerçek insan modellerine en güzel örnek çocuklardır. Çünkü çocuklar öyle saf, öyle temiz, öyle ahlaklı ve öyle dürüstler ki hiçbir art niyetleri olmadan her şeyi açıkça söyleyip yapabiliyorlar. Buna tabi ki büyüklerimizden bir kısmını da ekleyebiliriz. Ancak hemen söylemem gerekir ki, yaşlar büyüdükçe o masum, saf ve temiz duygular yerini yalana, dolana, riyaya, entrikaya, adam satmaya, üçkâğıtçılığa vb. Şekillere dönüşebiliyor. İşte bu dönüşümlerle birlikte de insancık dediğimiz büyük yaş ama küçük beyinli yaratıklar ortaya çıkmaya başlıyor. Yani bizim eğitimcilerin tabiriyle beden yaşı gelişmiş ama zekâ yaşı gelişmemiş yaratıklar.  Kalıbına bakıp insan dediğiniz ama eylem ve söylemlerine baktığınızda keşke bu hiç büyümemiş olsaydı da böyle bozulmamış olsaydı diyorsunuz. Hani bir tabir vardır ya ‘’üç kuruşluk adama beş kuruşluk değer verirseniz, aradaki iki kuruşa sizi satar.’’ İşte bu tür insancıklar bence en tehlikeli varlıklardır. İnsanların başına bela olanlar da bu gruplardır.

Şimdi insan kılığına girmiş modellere değinelim. Bu modeller ise tamamen akıllarını kiraya vermiş, robot tarzı varlıklardır. Dur dur, otur otur, kalk kalk gibi emri telaki eden modeller ise, insancıkların evrim geçirerek daha riskli boyutlara ulaşmış ve hedefleri toplumlar olan varlıklardır. Bunları her kılıkta, her safta, her ortamda görmek mümkündür. Ancak bu yaratıkları eyleme dönüşmeden fark etmek biraz güçtür. Örneğini 15 Temmuz’da yaşadığımız türden modellerden söz ediyorum aslında. Kimi zaman dindar, kimi zaman kindar, kimi zaman devrimci, kimi zaman ateist, kimi zaman sosyalist, kimi zaman faşist, vb. Kılıktan kılığa giren bu varlıklar bir nesli yok etmeye yeterde artıyor bile. Yakın süreçte örneğini gördüğümüz gibi, son 30-40 yıllık zaman diliminde çoğu Anadolu’nun saf, gariban, yoksul ailelerinin gelecek vadedebilecek çocuklarını toparlayıp, akıllarını alıp, beyinlerini yıkayıp kendi iğrenç emellerine alet edebilen emperyalist kölelerdir bunlar. Ülkemizin bir kuşağı bu hainlerin emellerine kurban edilmiştir. İşte bu tür modellerden yani olumsuz örneklerden korunmak gerekmektedir. Bunun içinde toplumsal refleksler yerinde ve zamanında devreye girerek insancıkların ve insan kılığına girmiş yaratıkların oluşması ve gelişmesinin engellenmesidir.  Ayrıca, gerçek insanlara da bu konuda önemli görevler düştüğünü düşünüyorum.

Hayatta herkesin aklını kiraya vermemiş, başkalarının gölgesinde yaşamayan, var olmaya çalışmayan, kendini kabul ettirebilmek için kişiliklerinden taviz vermeyen, akıllı, dürüst gerçek insanlarla karşılaşmasını diliyorum.

Yaşar Geler
Düşünce Namusu

Düşünce Namusu

Bir ya da birçok konuda eğitim almak, diplomalara sahip olmak kişi ve kişileri aydın yapmaya yetiyor mu? Aydın olmak sadece bilgi birikimiyle mümkün müdür?

Bir meslek dalında eğitim alıp diploma sahibi oluyoruz. Diplomalar meslekleri icra etmek içindir. Sadece eğitilmişlere, diplomalılara aydın demek çok kısır bir döngüyü savunmak olur. Bilgi sahibi olmakla bilgiyi doğru anlamak ve kullanmak aynı şey değildir. Bir insan ezber bir eğitimle diploma sahibi olabilir. Bu onun aydınlanmış bir insan olduğu anlamına gelmez. Aydınlanmak için kişinin önce yaşamın bütününe bakması ve gerçeğin farkında olması gerekiyor. Bu sadece diplomayla kazanılacak bir yetkinlik değildir. Kaldı ki düşünme ve muhakeme yetenekleri aşınmış insanların diploma sahibi olması insanı aydın yapmaya yetmez.

Bilgili olmanın, aydın olmanın temel koşulu olduğuna inanan birçok insan var. Aydın insan entelektüel birikime sahip, özgür düşünceye, özgür tartışmaya, eleştirel düşünceye yaşama şansı tanıyan, ön yargılardan arınmış, vicdanı ve ahlakı sorumluluğu içselleştirmiş insan demektir. Sınırlı bir bakışla, anlamadan sonuç çıkarmakla hakikati göremeyiz. Bu tıpkı bir ormanda sadece ağaçları görüp ormanın varlığını özümsememektir. Ne olursa olsun gerçek bütündür. Hakikat bütündedir.

Bir insan alanında çok iyi olabilir. Çok güzel eserler çıkarabilir. İyi bir ressam, şair, yazar, mühendis, bilim adamı olabilir. Yeterli mi, tabii ki değil. Önemli olan iyi bir aydının aynı zamanda iyi bir entelektüel olmasıdır. Onu entelektüel yapan; insanı toplumsal olaylar karşısında aldığı tavır, haksızlıklar karşısında takındığı tutumdur. Kütüphaneler dolusu kitap okuyup hiç yaşama dokunmamış, toplumsal olaylarda sorumluluk almamış, başkalarının yaşamında olumlu bir rol edinmemiş insanlar sadece fikir beyan eder, soyut kavramlar üzerinden ahkam kesilirler. Paul Baran'ın bu konuda güzel bir değerlendirmesi var:

“Entelektüel denilen kişi, yaptığı işin özü ve esası bakımından bir toplum eleştirmeni, daha güzel daha insanca ve daha akla uygun bir toplum düzenine giden yolu tıkayan engellerin ne olduklarını arayıp bulmayı, incelemeyi ve bu yoldan bunların aşılmasına yardımcı olmayı kendisine dert edinmiş kimsedir. O, bu nitelikleriyle toplumun vicdanı ve toplumun belli bir tarih döneminde içinde yaşadığı ilerici güçlerin sözcüsü haline gelir. Egemen sınıfların ve onların devletinin her türlü politika ve uygulamalarını eleştirebilen bu alanda hiçbir tabuya, yasağa, inkarcılığa itibar etmeyen, sorunları sadece mahalli, ulusal planda değil evrensel planda ele alıp kavramaya çalışandır.''

Bütün toplumsal olaylarda tepeden bakma, aşağılama anlayışıyla başarı ve ilerlemenin olmayacağını kavramış her aydın birey; toplumunu tanıyan, halkla iç içe yaşayan, toplumsal olaylara duyarlı, engin görüşlü ve sağduyu sahibi yetkin kişidir. Bu düşünce anlayışıyla bilimsel, sanatsal, teknolojik alanlarda, insani toplumsal ve uygarlık adına bilgisini görgüsünü kullanmayı öncelik kabul etmiştir. Yaşadığı topluma, kendi varlığına ve geleceğe iyi bir evren bırakmayı kendine ilke edinmiş; aklın, iradenin ve hissiyatın tarafında rol almış herkes değerlidir. Özellikle 21. yüzyılın çeyreğinde insanlığın ve uygarlığın geleceğini güvence altına almak, radikal eleştiriler yapmak hiçbir tarihte bu kadar önemli olmadı.

Ne olursa olsun aydın olmak önce düşünebilmekten geçer. Düşünceyi ciddiye almak ve düşüncesinde tutarlı olmak önemlidir. Aydın entelektüel önce kendine sonra topluma karşı dürüst olan insandır. Bu bağlamda düşünce namusu çok önemlidir. Neyin doğru, neyin yanlış, neyin iyi ve kötü olduğuna bizim adımıza başkaları karar veriyorsa orada aydınlanmadan bahsedemeyiz. Aydınlanmış insan koşullanmış düşünceden arınmış, yeniliklere açık kişidir. Her türlü ayrımcılığın, adaletsizliğin, güvensizliğin ve kötülüklerin yaşandığı bir dünyada aydın olmak aynı zamanda tarihi bir sorumluluktur. Bu sorumlulukta birleştirici ve barışçı olur. Duyarlıdır, evrensel düşünür. Düşünce üretir aydınlatır. Kötülükleri önler, bilimsel düşünür. Gerçeğin yanındadır.

Çok geçerli bir söylemle bitirmek isterim. Gerçeği söyleyenin düşmanı da çoktur. Santiago Rámon, “Hiç düşmanın yok mu? Bu nasıl mümkün oldu? Her halde ya gerçeği hiç söylemedin ya da adaleti hiç sevmedin!” derken aydın insan kendi yaşadığı çağın sıyası, ekonomi ve toplumsal gerçeğinin farkında olmalı.

Olcay Kasımoğlu

Nazi Toplama Kampları ve Koronavirüs

Nazi Toplama Kampları ve Koronavirüs

Nazi faşizmini (olasıdır ki!) duymuşsunuzdur. Hani duymamış olabilirsiniz(!), bu çok doğal… Her şeyi duyacaksınız ya da bileceksiniz diye bir kural tabi ki yok. Bu yüzden buna kıyısından-köşesinden değinmek istedim.

Entrika, şantaj, tehdit, rüşvet, cinayet gibi sevimli(!) araçları kullananlar Almanya’da iktidara geldi. Führer Adolf Hitler (yani ülkedeki Başbuğ Türkeş misali) ilk önce sosyalist devrimcilerden başlayarak kendisine muhalif olan her insanı katletti ve yerini sağlamlaştırdıktan sonra 1939 yılında Polonya’yı işgal ederek İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nı başlattı.

Nazilerin Münih Emniyet Müdürü olan Heinrich Himmler, Münih’e 16 km mesafedeki Dachau bölgesinde terkedilmiş bir barut fabrikasını inceleyerek buranın bir toplama kampı olacağına karar verdi. Kampı kurdurdu ve başına da komutan olarak Theodor Eicke isimli subayı atadı. Yine Münihte’ki Stadelheim Hapishanesi’nden 22 Mart 1933 tarihinde iki yüz mahkûm bu kampa nakledilerek toplama kampı resmen açılmış oldu. Yani işgalden tam 6 yıl önce!

Sonraki dönemlerde birçok ülkede ve yerde benzer toplama kampları oluşturuldu ve milyonlarca insan katledildi. Kampların neredeyse hepsinde uygulanan bir yöntem vardı: Tutsaklar kampa getirildikten sonra bir alanda toplatılır ve kamp komutanı karşılarına geçer nutuk çekerdi. Nutuktan sonra yine tutsakların karşısında onlara bakarak başıyla sağ tarafa veya sol tarafa geçmesini isterdi. Tabi ki tutsaklar sağ ve sol tarafın ne anlama geldiğini bilmiyorlardı. Demin dediğim gibi herkes her şeyi bilmek zorunda değildi. Aynı sizin gibi!

Sonradan öğrendik ki (bakın, ben de bilmiyormuşum!) sadece bir baş işaretiyle sol tarafa alınanlar hemen katledilirken sağ tarafa alınanlar ise ağır koşullarda çalıştırılırdı. Taa ki ölene ya da öldürülene dek…

Korona virüsünün Haziran ayında tamamen kontrol altına alınabileceği, ama etkilerinin 8-9 ay daha devam edeceği söylentileri hız kazandı. Kabul! Tamam, kabul! Var sayalım ki 25 Haziran 2020 tarihinde virüs tamamen kontrol altına alındı. 26 Haziran sabahı kendimizi acaba nerede bulacağız?

Sağ tarafta mı, sol tarafta mı?

Erdem Çeliker
Memleketimin Sanatçı Kadınları

Memleketimin Sanatçı Kadınları

Ülkemizdeki kadın cinayetleri ve tacizleri ne yazık ki engellenemeyecek boyutlara doğru ilerliyor. Bu korkunç durumun en büyük sebebi, tabii ki yürürlükte olan ve caydırıcı niteliği bulunmayan yasalardır.

Bedeninizin üzerinde sadece "kadın" damgası varken bile hayat zorken, bir de "sanatçı kadın" kimliğine sahipseniz, hayat çok daha zor oluyor. Yapmak istediklerinize dair ruhunuzun çırpınışları ile, toplumun algı ve bakış açısı birbiriyle çakışınca, çıkın çıkabilirseniz işin içinden… Cinsiyet fark etmeksizin zaten tek başına sanatçı olmanın da zor olduğunu hatırlatmak isterim.

Sizlere sadece iki sanatçı kadından bahsedeceğim zira, sıkılmanızı istemiyorum ve aynı zamanda da bu serzenişim hakkında düşünme payınız kalsın istedim.

Çünkü büyük bir çırpınış içindeyim ve anlatmak istediğim sorunun ne kadar büyük, bir o kadar da acı veren bir duygu olduğunu gözler önüne sermek istiyorum ki, kendiniz sorgulayarak düşünerek neler hissettiğimi anlayın.

Ülkemizdeki ilkleri başarmış ve bütün engelleri yasakları yok sayıp, toplumun bağnaz görüşlerine kulak asmayarak, her zorluğu ardına itme cesareti ile gözünü karartmış ve kanatlarını açmış bir sanatçı kadından bahsedeceğim sizlere…

Roman Yazarımız Fatma Aliye Topuz
1862 yılında İstanbul'da, tarihçi Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı olarak dünyaya gelen Fatma Aliye Hanım, çocukluğundan itibaren edebiyata ilgi duyuyordu. Ağabeyi Ali Sedat Bey’in aldığı dersleri dinleyerek kendini geliştirdi. Fransızca’ya ilgi duyan Fatma Aliye Hanım, bu dilin eğitimini alarak, ana dili gibi Fransızca öğrendi. Henüz on yedi yaşında iken evlendi. Evliliğinin ilk on yılında, dört çocuğuna bakarken, kocası Kolağası Faik Bey’den gizli olarak kitap okuyordu, fakat ilerleyen zamanlarda kocasının bu tutumunu kırdı ve eşinin izni ile tercümeler yapmaya başladı.

Georges Ohnet’in, Volonte isimli eserini Meram adıyla çevirdi ve bu roman, ‘Bir Hanım’ imzasıyla yayınlandı. Yazarın bu başarısı, babasıyla arasında özel bir dönem başlattı ve babasından, edebi yönde eğitim aldı.

Yazarın bu cesareti ve isteği, Ahmet Mithat Efendi’nin dikkatini çekti. Ahmet Mithat Efendi, Tercüman- ı Hakikat Gazetesi’nde Fatma Aliye Hanımı övüp ve onu manevi kızı olarak kabul etmesinin ardından Fatma Aliye Hanım, “Mütercime-i Meram” takma adıyla edebiyat dünyasında yer aldı ve ilk eserini, Ahmet Mithat Efendi ile ortaya koydu; ‘Hayal ve Hakikat’.

Bu romanda, kadın ve erkek olarak iki kalem vardı. Kadın tarafını Fatma Aliye Hanım anlatırken, erkek tarafını Ahmet Mithat Efendi anlatıyordu. Roman ‘Bir Kadın ve Ahmed Mithat Efendi’ olarak iki imzayla tamamlanan bu roman, Ahmet Mithat Efendi ile Fatma Aliye Hanım'ın dostluğunu güçlendirdi. Artık, sürekli edebi mektuplaşmalar başladı aralarında ve bu mektuplar, daha sonra Tercüman-ı Hakikat gazetesinde de yayımlanarak halka sunuldu.

Fatma Aliye Hanım, 1892 yılında ‘Muhadarat’ adıyla kendi romanını yazdı fakat bu romanı bütün kitaplarından daha önemli kılacak olan bir ayrıntı vardı; Muhadarat’ın altında, Fatma Aliye Hanım’ın imzası vardı. Romanının konusu ise, bir kadının ilk aşkını unutamayacağı inancını çürütmek üzerine idi.

Daha sonra, 1899 yılında, Udi adlı romanı yayınlandı. Bu romanda ise, görevi üzerine gittiği Halep’te yaşamına tanık olduğu bir kadını, Udi’yi anlattı. Udi eserinde ve diğer romanlarında hep özgür, zeki, erkek himayesi ile hayatına yön vermeyen, ekonomik özgürlükleri olan kadınları içeren konuları ele aldı.

Sadece romanlarla değil, gazetelere de makaleler yazarak, kadınların var olduğunu cesurca topluma anlattı. Döneminin en cesur kadınıydı belki de… Birçok edebiyatçı, yazarın bu çabasına saygı duyarak destekledi ve onu halka duyurdular.

"Eğer bu cesur yürekli kadını merak ediyorsanız, ceplerinizdeki elli liraların arka yüzlerine bakın." Cümlesi bile neler anlatıyor onun hakkında, değil mi?

Korkmadan, tüm engelleri ve tabuları yıkarak üstesinden gelmiş tüm hemcinslerime, bir Türkiye Cumhuriyeti Kadını olarak teşekkür ediyorum. 
İlk kadın öğretmenimiz, Refet Angın’a
İlk kadın arkeoloğumuz, Jale İnan’a
İlk kadın doktorumuz, Safiye Ali’ya
İlk kadın avukatımız, Süreyya Ağaoğlu’ya
İlk kadın film yönetmeni ve oyuncu, Cahide Serap (Sonku)’a
İlk kadın fotoğrafçımız, Yıldız Moran’a
…Ve nicelerimize sonsuz sevgiyle…

Mürüvvet Terzi
Sanatsal Eylemlilik Üzerine

Sanatsal Eylemlilik Üzerine


Ulusal ya da evrensel edebiyatın eylemsel etkinliği, söz konusu edebiyatın içeriğini oluşturan ideolojik kuramla ilgilidir.

Eğer bir sanatın ideolojik kuramı, okuyucunun veya dinleyicinin düşünsel aynasında kendini gösterip, içeriğini ön plana çıkarabiliyorsa sanat, eylemselliğe tempo tutabilecek hatta önderlik edebilecek düzeyde kendini biçimlendirmiştir. Burada asıl önemli olan ve üzerinde emek sarf edilmesi gereken nokta, alıcının bilincinde titreşim uyandırabilecek temel öğeleri ve imgeleri yakalayıp sanata yüklemek!

Özellikle ulusal ve sınıfsal bilincin yerleşmesinde bu yöntem çok önemli ve etkilidir.

Bir sanatın içeriğini ön plana çıkarırken doğal olarak biçimselliğini de ihmal etmemek gerekir. Ancak, ne var ki ulusal ve sınıfsal bilincin yerleşmesi dönemlerinde sanatın içeriği, daima kendini ön planda tutmak zorundadır. Yoksa eyleme önderlik edemez. Ezilen bir ulusun edebiyatı, yaşanılan trajediyi ve buna paralel özgürlük savaşımını içeriğine yüklemeyip, evrensel bir dil yaratmıyorsa söz konusu ulusun içinde bulunduğu koşulları anlatmaktan yoksun kalıyor demektir. Oysa ezilen ve sömürülen ulusların edebiyatı, içerik olarak zengin ve mücadelenin aktivitesi açısından kitleyi eylemselliğe yöneltmek zorundadır.

Her yapıtın-sanat eserinin-ritmik bileşimi biçimsellik oluşturduğuna göre içeriği, biçimsellikten hiçbir zaman yoksun tutamayız. Sanatçı, yaşadığı döneme tanıklık yaparken, toplumsal olaylara da nesnellik penceresinde bakıp, kullandığı sözcüklere yaşamı yansıtmak zorundadır. Somutlaşmış bir edebiyat, eylemselliğe ivme kazandırabilir, ancak.

Ezilen ulusların ve sınıfların edebiyatı eğer güçlü, coşkulu ve tutarlı değilse; çözülmeye ve çürümeye yüz tutmuş demektir. Bu da söz konusu ulus ve sınıfın “anlatımca” güçsüzleştiğini gösterir. Oysa böylesi ulus ve sınıfların edebiyatı ideolojik olarak kendisini zenginleştirip, beslemek zorunluluğu vardır.

Ezilen uluslar, yaşamlarının gerçeğini içi kof olmayan, her zaman eylemsellik yaratabilecek bir edebiyatla, evrensel bir dil yaratarak en güçlü şekilde ortaya koyabilirler.

Şenel Gökçe

27 Mart 2020

Yabancı Dil Öğrenmek Üzerine

Yabancı Dil Öğrenmek Üzerine


Her ne kadar hayatın olağan akışı içerisinde görülse dahi, yabancı dil öğrenmek, hayatımız boyunca verdiğimiz kararlar içerisinde en önemli olanlardan birisidir aslında. Yabancı dil öğrenmek uzunca bir süre için bizi meşgul edecek, hangi seviyede olursak olalım etkileri her zaman hissedilecek bir eylemdir. Hele ki öğrendiğimiz yabancı dil günlük hayatımızda kullanım alanı buluyorsa, çok daha büyük öneme sahip olmaktadır.

İçerisinde bulunduğumuz çağ, bilgi çağı olarak adlandırılmakta ve fiili sınırların olmadığı bir döneme işaret etmektedir. Bu da ancak bilginin paylaşılması ile ve ortak olarak kullanılan diller sayesinde mümkün olabilmektedir.

Dünya vatandaşı olabilmek günümüz gençliğinin en büyük özelliklerinden birisi olup, dünya vatandaşlığının sunduğu sınırsız olanaklardan yararlanabilmek ise, en az bir hatta iki yabancı dili iyi düzeyde bilmekle mümkün olabilmektedir.

Buradaki "iyi düzey" tabiri ise üzerinde en çok tartışılan konulardan birisidir. Peki, nedir bu "iyi düzey"? Bunun için birçok farklı tanım yapılabilirken, kişinin ihtiyaçlarına göre değişebilecek bir skala da her zaman söz konusu olacaktır. İşte bu nedenledir ki, Avrupa Birliği tarafından yıllar öncesinden başlatılan bir çalışma ile "AB Ortak Dil Kriterleri" oluşturulmuş ve yabancı dil düzeyi ile ilgili uluslararası bir standart ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Peki Yabancı Dil Eğitimindeki Kilit Nokta Nedir?

İşte bu kilit nokta kararlılıktır!

Yabancı dil öğrenmek, her şeyden önce bir kararlılık gerektirmektedir. Bu uzun ve zorlu sürece başlamak önemli bir karardır ve tüm öğrenme süreci bu kararlılık düzeyine bağlı olarak ilerlemektedir. Öğrenilen dili sevmek de bu süreci destekleyen önemli unsurlardan birisidir. Sevilmeyen bir dilin öğrenilmesi her ne kadar mümkün olsa dahi, başlangıçta hedeflenen düzeye varmadan eğitimin yarıda bırakılması ihtimali oldukça yüksek olacaktır.

Özellikle başlangıç aşamasında mutlaka profesyonel bir destek alınması ve dil eğitimine gerek okul gerekse kurs anlamında doğru bir adreste başlanması büyük önem taşımaktadır. Eğitimin bu kadarla da sınırlı bırakılmaması, öğrenilen dilin bir yaşam biçimi olması adına kişinin bu dile ait birçok farklı kaynaktan beslenmesi gerekmektedir. Günümüzde bu ihtiyacın büyük bir kısmı internet üzerinden karşılanabilmektedir. Bu bağlamda, eğitim materyallerinin doğru seçiminin de yabancı dil eğitimindeki önemine değinmek gerekmektedir.

Benim en büyük kararlılığım üniversite yıllarında turizmi kazandığımı öğrendiğim gün başladı. O zamana kadar geçen eğitim hayatımda İngilizce benim için sadece geçilmesi gereken normal bir dersti, önceliğim değildi. Liseyi birincilikle bitirmeme rağmen İngilizce’yi hep arkadaşımın yardımı ile geçtiğim de ayrıca çok doğrudur.

Fakat üniversite yıllarında işin rengi değişti. Kararlılıkla, "Ben bu dili öğrenmek istiyorum!" dedim ve dili öğrenmek için hayatıma yeni oyunlar ekledim; isim şehir oyununu İngilizceye çevirdim, evde veya sokakta herkesin yaptığı şeyleri kendimce İngilizce’ye çevirmeye başladım. Kararlılığım, öğrendikçe daha çok öğrenmek istediğimi fark ettirdi ve işte bu nokta da işin ucunu hiç bırakmadım, gerisi çorap söküğü gibi geldi hayatımda…

Yani her şeyin başı kararlılıktır.

Dil öğrenmek istiyorsak asla vazgeçmememiz gerektiğini de bilmemiz gerekiyor.

Yabancı Dil Seçimi ve İkinci Yabancı Dil Kavramı

Bugün birçok kişi yabancı dil eğitimine küçük denilebilecek yaşlarda başlamakta, çoğu zaman bir tercih imkânı sunulmaksızın çevresi, okulu ve ailesi tarafından yapılan yönlendirme ile dil seçimi yapılmaktadır. Mevcut olan durumda ise, hemen hemen tüm dünya ülkeleri açısından, öğrenilmesi zorunlu olan ilk dil İngilizce olmaktadır. Ancak; sadece İngilizce’nin öğrenilmesi günümüz koşullarında yeterli gelmemekte, özellikle gelişmiş ülkelerde İngiliz’ceyi "ana dil" boyutunda olması gerektiğini düşünmektedir.

Bu noktada ikinci yabancı dil kavramı ortaya çıkmakta, ikinci bir dilin öğrenilmesinin önemi gittikçe artmaktadır. Öğrenilmesi gereken ikinci yabancı dil ülkeden ülkeye büyük farklılıklar göstermektedir. Zira, kişinin bulunduğu ülkenin ekonomik, politik, tarihi vb. durumu vatandaşlarının öğrenecekleri yabancı dili seçmelerinde en önemli etken olmaktadır. Bu nedenledir ki, ikinci yabancı dil tercihleri süreç içerisinde değişmektedir.

Türkiye Açısından Durum

Dikkat edilirse, Türkiye açısından da durumun böyle olduğu görülmektedir. Bundan 50 yıl öncesinde en öncelikli dillerin bugün ilk 5′ te yer almakta dahi zorluk çektiği görülmektedir. Tam bu noktada, yabancı dil öğrenecek kişinin hayat planı en önemli belirleyici olarak karşımıza çıkmaktadır. Geleceğe ve özellikle yapılacak iş ve yaşanacak ülke üzerine tercihler dil seçimini de belirlemektedir.

Türkiye açısından duruma bakacak olursak, uzun yıllardır yabancı dil eğitimine teorik anlamda verilen önemin çok üst düzeyde olduğunu söylemek mümkündür. Ancak uygulamada, her ne kadar bu bilince sahip olunsa dahi, yapılması gerekenlerin tam olarak yapılmadığı / yapılamadığı göze çarpmaktadır. Okullarda verilen eğitimin yetersizliği bu noktada en büyük problem olarak karşımıza çıkmaktadır. İngilizce alanında belli birtakım ilerlemeler kaydedilmiş olsa dahi ikinci yabancı dil konusunda kat edilmesi gereken daha çok yol vardır.

Genel anlamda yabancı dil eğitiminde, en büyük problemin konuşma zorluğu olduğu ülkemizde en göze çarpan sorundur. Öğrenciler dil bilgisi, kelime bilgisi, yazma, anlama gibi yetilerde başarı gösterirken, konuşma becerileri konusunda bir o kadar zorlanmaktadır. "Biliyorum ama konuşamıyorum!" tabiri hemen herkes tarafından kullanılan bir kalıba dönüşmüş durumdadır. Üzerinde durulması gereken esas nokta da burasıdır.

Şükran Demir
Şiirin Geceleri, Sayıklamalar

Şiirin Geceleri, Sayıklamalar

Her gece yatmadan evvel bir şiir davet ederim yatağıma. Şiir gelir öylece, usulca başını kor yastığıma ve benden evvel tatlı düşler kurmaya başlar. Aslında gördüklerim aldatıcı düşlerdi. Usulca yastığa baş koymaya davet eder beni. Sımsıkı sarar az sonra. Nefes aralıklarım hızlanır. Şiirin hastalığı nükseder, öksürür, hapşırır şiir. Alırım onu içlerimdeki revirlere tedaviye koyulurum. Şiire bulaşmış olurum o andan itibaren. Şiir bütün tarihiyle, anılarıyla, yalnızlıkları ve hatta intiharlarıyla beni kıskıvrak yakalamıştır bir kere. Kurtulmak ne mümkün! Af diletir yüksünmeden. Af dilersiniz dudaklarınız titreyerek, istenilen düşleri yaşamaya mecbur kılınırsınız. Kurallar, savaş meydanı iradeniz dışında hazır edilmiştir o andan itibaren. Şiire koşulmuşsunuzdur. Dörtnala bilinmeyen bir hedefe doğru koşturulmaktasınız. Koordinatları şiirin keyfince çizilen bir dünyayı istemeseniz de adımlamaktasınız. Şiir, her kapıyı, zorluğu açmaya başlıyor. Şiirle bakıyor, soluyorsunuz. Yapay bir solunum vazifesine maruz kaldığınızı düşünüyorsunuz. Sayıklamalar, iniltili hazlar yerini endişeli bekleyişlere terk ediyor çok geçmeden. Ayağa kalkıp yürüyorsunuz mahmur gözlerle. Şiir bir fener olup tüm parlaklığıyla önünüzü aydınlatıyor, tökezlemeden edemiyorsunuz. Şiirim yarım kaldı ya da ben yarım kalmıştım şiirim beni tamamlamaya koştu diyorsunuz.

Rüya denizinde kavramların, hayallerin ağırlığı değişiveriyor kendince. Gerçek dünyaya özlem duyuyorsunuz. Dünyaları karıştırıyorsunuz. "Hangisi gerçekti acaba?" deyip yalınayak koşunca içinizi sızlatan acıların hücumuna uğruyorsunuz. Şiirle başlayan maceranız bilinmeyen mecralarda, soluksuz kesilişlere götürmüştü hepimizi. Yaşayıp yaşamadığını iyice anlamak için derince bir nefes çekiyorsun. İlk nefeste tıkandığını, bir şeylerin rayında gitmediğini ayrımsıyorsun. "Olamaz!" diyorsun ben nefesleri yarım bırakılmış biri olamam diyorsun. Utançla karışık bir tedbir ihtiyacı duyuyorsun. "Tedbir, tedbir…" Şiirin en sevmediği kelime… Şiir bütün ihtimallere açık kapısını kapatmıyor bir türlü. "Şiir tedbire düşman" diye haykırarak işin içinden çıkmaya çalışsan da nafile! İnsani yanlarınla şiirsel yanların cebelleşiyor bir süre daha. Şiir koca bir yükseltiden kopan çığ gibi, dona dona, dolana dolana soğutarak, acıtarak büyüyor. Tehlikeli bir büyüme bu. Her büyüklüğün hikmetli olmadığını kanıksıyorsun. Şiir sana bir faziletini daha gösteriyor. Büyüyen çığ gibi kelimeler hızını yitirince düz bir ovada sere serpe parçalanarak dağılıyorsun. İçlerinde yuvarlanırken biriktirdiklerini hesapsızca, dayanaksızca, sorumsuzca, yarınları hesaplamadan bağışlıyorsun ummadığın yerlerde. "Şiir, şiir!.." Hesaplayamadığın derinliklerden beynini zonklatan ağırlıkların taarruzuna uğruyorsun. "Hiçbir savunma hattım veya sığınağım yok!" diyerek içler acısı haline yazıklanıyor, dile dönüp kelimeleri ayıklayarak her an kullanılmaya hazır hale getiriyorsun.

Şiir yakanı bırakmamakta ısrar ediyor. Nereye gitsen, ne söylesen bilinmeyen zamanlarda, mekânlarda ezber ettiğin bir mısra her cümlenin başına, sonuna gelip yapışıyor. Başı, sonu kapatılan bir sokak gibi çaresiz kalıyorsun. Şiirsiz yaşanamayacağını, şiire boyun eğmeden hiçbir kelimenin bile soluk alamadığını idrak ediyorsun. Teslim olmak mı yoksa inadına direnmek mi? Tüylerin diken diken oluyor. Direnmek bedel ödemek demek! Şiir seni direnişe davet ediyor. İnsani hasletlerin ile şiirin hiçbir kural tanımayan muzurluğu arasında salınıp duruyorsun. Şiire küsmek, ondan ayrı düşmek de istemiyorsun. Adeta mayınlı bir arazidesin. Her adımında infilak edecek, bir şeyler kopacak endişesi taşıyorsun. Olsun! "Zaten bu yaşa dek hep bir yanlarımı kopararak gelmedim mi?" diyor, ellerini vücudunda gezdiriyorsun. "Nasıl tam bir vücuda sahip olabilirim?" diyorsun. Çok geçmeden marifetin, kopan yanlarının ruhundan eksildiğini ayrımsıyor, başkalarının görmediği kuytuluklarında eksik bırakıldığını itiraf ediyorsun. Bir sigara yakar gibi hemen bir şiir tüttürüyorsun. Yangına su yerine benzin sıktığını düşündürüyor alevler. Sağlam olmasıyla övündüğün belki de avunduğun yanların az buçuk yanarak kopuyor. Anlatılmaz bir acı, asırlardır yıkılmayı bekleyen ahşap bir bina gibi kimi bir yanlarını çatır çatır yakıyor. Mazinin kaşla göz arasında yanıp, kül olmasına içten içe üzülüyorsun. "Şiir de bir mazi, bir meşale gibi her an yanan!" diyerek rahatlıyorsun. Şiirin de aslında yanan, eskiyen kelimelerin toplamı olduğunu kabul ediyorsun. "Bir şeyin kıymeti ortadan kalktıktan sonra veya zamana yıllanmış bir şarap gibi meydan okudukça ortaya çıkarmış." cümlesi her şeyi ayan beyan, utanıp sıkılmadan gözlere sokuyor. Şiir de aslında yıllanmış bir şarap değil miydi? Şiir şarabının kapağını ara sıra açıp yeni kelimelerle tanıştırıp sonra kapıyoruz. Şişe o aralıkta yeni hayatı soluklanıyor, iyilik bütün hücrelerine yayılıyor.

Asırlardır gülmek için aralanmadığını hatırladığın dişlerin bir meydan muharebesine çıkmışçasına parıldıyor. Şiir iyiliğe daha yakın duruyor. Şiiri alıp hayatın kuytuluklarında görünmez kılan kötülüklere veryansın ediyorsun. İçinizdeki iyilikler epey şiirsel duruyor. İyilik, şiir… Kötülük, düz yazı, yavanlık… Hayatı saflara ayırıp tanımak işine geliyor. Kötülükten yana saf tutman vicdanını rahatsız etmiyor, "İnsana kötülükler de yaraşır!" demeden edemiyorsun. Ruhunda asırlardır gömdüğün kötülükler iyi niyetli tavırlarından cesaret alarak üstlerindeki ölü toprağı silkeliyorlar. Asırların biriken sancıları toprağı delercesine gün yüzüyle tanışıyor. Ölenle toprak bile ölürmüş. Ölüyü örten toprağın kara bahtı bu yeni silkinişle açılıyor. Toprakların bile kaderi insana göreymiş anlıyorsun. Uçsuz bucaksız ovalarda türlü taamları yeşerten toprakların bahtının açık olduğunu kabul etmekle beraber her bir şeyin kuruyabileceğini, buna gözyaşlarını dâhil ederek kabul ediyorsun.

Şiirle kurulduğun yolculuğuna müsaade almadan eklenmek isteyen duyguları alt etmek elzem bir hal alıyor. "İş başa düştü!" deyip kelimelerin tırpanını bir Azrail misali eline geçirip bana mısın demeden sağa, sola savuruyorsun. O karmaşada kurunun yanında yaşların da yanmakta olduğunu, gözü kara davrandığını görüyorsun. Ömrün boyunca sana merhamet dilenmediğini anımsayıp, hızını kesmeden kıyıma devam ediyorsun. Şiir küsüp kenara çekilmek zorunda kalıyor. Şiiri kaybetmeyi bile göze alarak oyununa devam ediyorsun. Şiirle asırlardır yaşandığını düşündüğün muharebenden kazançlı çıktın bir bakıma. Şiir can yeleği vazifesini bir kenara koyup, tarihinde ilk olacak gelecek kaygısı duyuyor. Küsen şiir, insana yabancılaşan şiir soluğu kesilen, hayatlar demek. İnsanla varlığının anlamını keşfeden şiir kaybetmenin tınısına bile dayanamadan intihara meylediyor. "İntihar" şiirin en çok aşina olduğu kelime… Başkalarına bulaştırılan bir virüs belki de. Bir bumerang gibi dönüp dolaşıp şiiri vuruyor en hassas yanından. Şiir, miladını insana dayandırmadığı tarihine yenik düşüp kan kaybediyor. Bu kanamada insan nasıl bir tavır takınacak acaba? Kanayan yanlara yara bandı mı sürecek, yoksa bir vampir gibi emecek mi acıları? İnsan kendine biçilmeyen donları istemsizce üzerine geçirip ne yapacak?

İçindeki iyiliğe ve kötülüğe meyilli terazinin kefeleri iki kanada açılarak tınlıyor. Şiire dair hissizliği, şiirin intihara meyilli yaralarını örtmek istemiyorsun. "Nereden inceyse oradan kopsun!" diyorsun. Şiir, kanayan yaralarıyla bir kez daha gömülüyor. Şiir, sade kendini değil, hatıralarını da yüklenerek batmaya doğru yol alıyor. Şiir battıkça insanın da batmakta olduğunu görüyorsun. İnsan battıkça şiirin de eridiğini fark ediyorsun. Arada anısı olan şiirler çırpınırcasına su yüzeyine çıkıyor. Onlar çıkmak için çırpındıkça sen biraz daha batıyorsun. Şiirin kulaçları suyun yüzeyinde med-cezirler peyda ediyor. “Şiirim, şiirim vuruldu!” diyorsun. Saatlerdir kapalı olan, alıcılarını yitiren vicdanın bir volkanmışçasına gümbürdeyip, uykusundan uyanarak semalarında kara bulutlar yaratıyor. Anlamını yitiren bir karanlık hepsi bu… Karanlık da şiir gibi, senin gibi anlamını yitiriyor. Karanlığın bin bir tonunu ayrımsıyorsun. “Karanlık, sadece karanlıktan ibaret değilmiş” meğerse. Şiir de insan da şiirden, insandan müstesnaymış. Kimliğinle baş başa kalmak ürkütüyor. Şiire de kendine de kıyarak temiz bir sayfa açacağın fikri, acılı ölümleri sonlandıracağı için anlamlı geliyor. Şiirin boğazına sarılarak nefessiz kalıyorsun. Evren gittikçe kararıyor, sen morarıyorsun. Şiirin kalbini sıktığını düşünen sen, nefessiz kalıp bitap düşüyorsun. Şiiri sıktıkça hırıltıların artıyor, ağzından burnundan kan gelmeye başlıyor. Akan kırmızılığa kayıyor gözlerin. "Asırlardır bedenimde son sürat dolandırdığım lanetli sıvı!" diyorsun. Kendi kanında boğulmak üzeresin. Şiir kanadıkça hırıltıların sesi yükseliyor, bütün günahlarını döküyorsun. Şiir her zamanki masumiyetiyle bön bön bakıp “Bana bunu da mı yapacaktın?” diye soruyor. “Evet, içimdeki şiiri öldürdüm, kendimi öldürdüm, temize çıkardım” diyorsun. Yüzünün arklarını doluşturan kırmızılıklar, şiirle örülü kelimeleri, ruhları silip süpürüyor.
        
Atilla Can
Bir Sanal Tüketim Olarak Sanat

Bir Sanal Tüketim Olarak Sanat

Arapça bir sözcük olan sanat, bir işi güzel yapma anlamını veren “sun” kökünden türetilmiştir. Yapaylık ifade eden “sun”i sözcüğü de yine buradan gelir. İnsansal bir etkinliği karşılayan “sun” kimi yazarlarca tanrısal yaratma anlamında da kullanılmıştır. Elin, dilin, duygu ve düşüncenin birlikteliğiyle, insanın etkinlik alanına giren sanatın doğuşuyla ilgili muhtelif rivayetler olmakla birlikte, başlıca iki etken söz konusudur. İlk sav; ilkel toplulukların av öncesi yaptıkları dansların (oyunların) avcıya bir güç kazandırdığı varsayımına dayandırılarak, bu dansların giderek ritmik bir özellik kazanıp sanata dönüştüğüdür. Buna benzer ikinci sav, vahşi hayvanlara karşı insanların savunma amaçlı çeşitli sesler çıkararak, yırtıcı hayvanları korkutup kaçırdığı; bu seslerin daha sonra giderek bir düzen kazandığı ve müziğe evirildiği fikridir. İnsanların, hayvanları ve birbirlerini taklit etmelerinden tiyatro sanatının kökeninin oluşturulduğu tartışılagelmiştir.

Sanatın doğuşu, zaman olarak Üst Paleolitik çağa, yani yaklaşık 35.000 yıl öncesine dayanmaktadır. O dönemin ünlü mağara resimlerine bakıldığında, soyut işaretlerden oluşan geniş bir çeşitlilikle karşılaşırız; ancak geç dönem Paleolitik sanatındaki sembolizm yavaş yavaş neolitik (yaklaşık 10.000 yıl öncesi) tarımcıların çok daha stilize edilmiş tarzına dönüşerek katılaşmıştır. Dil, söylence, din ve sanat böylece sosyal yaşamın vazgeçilmez “politik” koşulu olarak ilerlemiş ve işbölümü öncesinde doğrudan yaşanan yaşamın yerini, sembolik biçimlerin yapay ortamı almıştır. İnsanlık bu noktadan itibaren artık gerçekle yüz yüze gelemeyecek ve tahakküm mantığı; oyunun, özgünlüğün ve zenginliğin üzerine kalın bir sis perdesi örtecekti. (Zerzan) Gens’e göre; çeşitli seküler sanat türlerinin ritüelden türemiş olduğu, kuşkuya hemen hemen hiç yer bırakmamaktadır. Sanat ve dil, aynı şekilde tatmin olmamış arzulardan doğmuştur” diyen La Barre bence de haklıdır. Önce dil olarak daha soyut, sonra ritüel ve sanat olarak daha amaçsal bir şekilde ortaya çıkan kültürün işlevi, manevi ve toplumsal kaygıları yapay bir tarzda gidermeye çalışmaktadır. Üst Paleolitik çağda muhtemelen ritüel ve büyünün etkisinde olan sanat, artan iş bölümüyle birlikte giderek toplum ve düzen için zorunlu bir ihtiyaç halini almıştır. Burada insanların düşünceli varlıklar olarak, ilk bir milyon yıl boyunca herhangi bir sanat yaratmadığını da – yapılan araştırmalar sonucu olarak- söyleyelim. İş bölümüne eşlik eden kültürel dönüşüm, sanatın da –içerik ve biçim olarak- dönüşmesine/evirilmesine neden olmuştur.

Günümüze gelindiğinde, hangi medya organına baksanız sayfalar dolusu bilgiyle karşılaşırsınız. Medya her günkü programında sergi, gösteri ya da yeni yayımlanan bir kitabın tanıtım ve değerlendirmesine yer verir. Artık her büyük kentte müze, akademi, konservatuar, tiyatro okulu, konser salonu, gösteri merkezi adı altında son derece büyük, göz alıcı binalar yapılıyor.

Bütün bunlar sanat için yapılıyor ve sanat çok önemli bir şeydir deniyor. İyi de, gerçekten de sanat mı acaba bütün bunlar ve sanat, uğruna bunca özveride bulunmaya değecek denli önemli bir şey mi? Bizim de bu denemede amaçladığımız asıl şey, bu soruya cevap aramaktan başka bir şey değil.

 “Bilinçli” bir sanat eğitiminin en korkuncu; iyi ve güzel olan her şeyi yapabilecek yetenekte, canlı, hayat dolu çocukların küçücük yaşlarından başlayarak ve günde sekiz, dokuz saat çalışarak, on beş yıl boyunca yapmak zorunda oldukları işlerdir; bu çocukların kimi kol ve bacaklarını döndürmek, kimi parmak uçlarında yürümek ya da bacağını başından yukarı kaldırmak; kimi solfej okumak, kimi zorlana zorlana şiir okumak, kimi büstlere ve çıplak doğaya bakarak resim yapmak, kimi belli bir dönemin kurallarına göre kompozisyon yazmak zorundadır ve insan onuruna yakışmayan – çoğu kez yetişkin olduktan sonra da sürdürdükleri- bu işler uğruna çocuklar fiziksel ve zihinsel bütün güçlerini harcar, yaşamın anlamını yitirirler. İyi de on yaşında çocuğun verdiği konser az mı yürek paralayıcıdır. Sonuçta, toplum içerisinde üst sınıfların eğlencesi olma rolünü üstlenen bu gençler, sanat diye ürettikleri “kerameti kendinden menkul değerlerin” esiridirler artık.

Uğruna onca özveride bulunmayı gereksinen, her türlü bale, sirk, opera, konser…vb. için pek çok insan çoğu kez köleliği andırır biçimde kahredici, alçaltıcı, zorunlu emeğini harcar. Kölelik düzeninin geçerli olduğu eski Yunan ya da Roma’daki –hatta geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında bile pek çok ülke sanatçıları, kendi keyifleri için köle çalıştırmayı olağan bulur ve gönül rahatlığıyla çalıştırırlardı. Etik kaygılardan uzak böylesine bir sanat anlayışı, doğrusu tartışmaya değer.

Bu bakımdan, içinde sanat yapıtının doğduğu ve destek gördüğü bir toplumda; sanat diye ortaya çıkan, bu savı taşıyan her şeyin gerçekten sanat yapıtı olup olmadığını, eğer böyleyse gerçekten iyi olup olmadığını ve onun uğruna yapılması istenen fedakarlıklara değip değmediğini bilmek gerekir. Her vicdan sahibi sanatçının; yapıp ettiği şeylerin, mensubu olduğu küçük bir çevrenin geçici bir gönül akışı ya da kendisinin yapılanların iyi şeyler olduğundan emin olması için, bütün bunları kesinlikle bilmesi gerekir. O yüzden de bu sorulara yanıtların önemi büyüktür günümüzde. (Tolstoy)

Neyin nesidir şu sanat; insanlık için onca önemli, hatta zorunlu görülen, uğruna onca özveride bulunulan; onca emeğe, onca insan yaşamına, onca servete mal olan şey? “Sanat”, güzeli ortaya çıkaran etkinliktir”, der ortalama insan. Beş duyumuzdan doğan beş sanat. Beş duyumuzla algıladığımız şeylerin estetik olarak işlenmesidir, kimine göre. O halde güzel nedir sorusu önem kazanmakta… Ortalama insanın, sanatın içeriğini oluşturur dediği güzel. “Güzel” sözcüğünün ne anlama geldiği, yüz elli yıldır binlerce düşünürün, on binlerce sayfa yazıda öne sürdükleri onca görüşe karşın hala bilinmezliğini koruyor. Bu konuda ne kadar fikir yürüten varsa, o kadar da “güzel” tanımının olduğunu söyleyebiliriz.

Güzelin ortaya çıkışıyla ilgili olarak ise, Baumgarten güzelin en üst düzeyde gerçekleştiği yer olarak doğayı görür; o bakımdan da Baumgarten’e göre sanatın en büyük görevi doğayı taklit etmektir.  Kant ise güzelin, nesnenin bir durumu değil, öznenin bir özelliği olduğunu söyler.

Uğruna milyonlarca insanın emeğinin, hatta yaşamının, ahlakının feda edildiği sanatın ne olduğu sorusuna estetikçilerden aldığımız yanıt; ‘sanatın amacı güzelliktir, güzelliği ise onda duyduğumuz hazda algılarız, sanattan haz duymak iyi ve önemli bir şeydir’ e indirgenebilecek bir yanıttır.

Aslında sanatsal etkinlik, esas olarak insanların “duygularını başkalarına bulaştırma” yeteneği diyebileceğimiz faaliyete dayanır. Yani yaratıcının duygusu izleyiciye/dinleyiciye geçtiği anda sanatla karşı karşıyayız demektir. Aynı duygunun başkalarına da bulaştırılması iyi bir şey midir, ayrıca tartışılır. “Sanat nasıl olursa olsun iyi bir şeydir, insana haz verir”, şeklindeki bugünkü yaygın anlayışın tersi düşünceye sahip olanlar; sanatın, tam tersine, “hiç istenmemesine karşın insana bulaşabilen son derece tehlikeli bir şey olduğunu, sanat denen şeyin hayatımızdan sökülüp atılmasının vereceği kaybın, sanata izin vermenin yaratacağı kayıptan çok daha az olacağını” savunmaktadırlar. Ancak; bu konudaki genel yaklaşıma göre, bir insan, bir duygu duyar, yazarın içinde bulunduğu ruh hali ona da geçerse ve yazarla bu kaynaşmanın, bütünleşmenin başka insanlar için de söz konusu olduğunu duyumsarsa, bu durumu yaratan şey sanattır; bu geçiş yoksa, yazarla ve söz konusu yapıtı benimseyen, algılayan öbür insanlarla karışıp kaynaşma ve bütünleşme yoksa, sanat da yoktur.  Örneğin Hitler, iflah olmaz bir Wagner hayranıdır, şimdi biz bu yapıtı nasıl adlandıracağız. Bir kitle katliamcısının evinde dünyanın en güzel tabloları bulunabilir; Hitler gibi ince bir müzik zevkine sahip olabilir. O halde biz bu duygu geçişini nasıl açıklayacağız? Bu “yüce” ve ulaşılması zor sanat faaliyetinin nasıl bir motivasyon sağladığı, bugüne kadar “gecenin on ikisi kadar karanlıkta olan” bir konudur. Bu duygu geçişi o kadar güçlü olmuştur ki, yıkımı benzersizdir. Tabi ki Wagner dinleyen herkesin katliamcı olacağını söylemiyoruz, ama muhtemelen her katliamcının evinde “üstün sanat” eserlerinden birkaç örnek vardır. Sadece bu örnek bile sanatın öyle yüce bir uğraş olmadığını kanıtlamaya yeter de artar bile. Zira sanatın her zaman insanları iyiye/hakikate doğru yönlendiremediği yukarıdaki örnekten de anlaşılmaktadır.

İnsanlar bu günkü sanat anlayışına; binlerce yıl süren, daha aşağı, daha özel ve daha belirsiz bir hayat anlayışından; daha yüce, daha genel ve daha belirgin bir hayat anlayışına doğru dur durak bilmeyen bir hareket halinde ulaşmıştır. Kuşkusuz bir dönem din, sanat anlayışını belirgin biçimde yönlendirmiştir. Öyle ki Tolstoy, “insanların duyguları, dince gösterilen ideale ne kadar uzak, onunla uyum içinde değil, çelişik ise, kötü duygulardır” diyerek, sanatın dinden kopmaması gerektiğine işaret etmiştir. Tabi ki bu anlayışın marjinal bir kesimin dışında bugün artık pek taraftarı yoktur.

Gerçekte, eskilerin sanat deyince anladıkları şey bugünün insanının anladığı şeye hiç benzemiyor. Gerçi bugünün insanının da sanat anlayışı birbirinden çok farklı. Varlıklı sınıftan birine haz veren şey bir işçi için hiçbir anlam taşımaz, onda hiçbir duygu uyandırmaz ya da varlıklı, bohem, “doygun” insanda yarattığı duyguların tam tersi duygu uyandırır. Günümüz sanatının içeriğini oluşturan onur, yurtseverlik, aşk gibi duygular bir liberalde yalnızca şaşkınlık, küçük görme ya da öfke gibi duygular uyandırır.

Sanat eğer bütün halkın olmazsa, iki olasılık söz konusu demektir: Ya sanat öne sürüldüğü gibi önemli bir iş değildir ya da bizim sanat olarak adlandırdığımız sanat önemli bir iş değildir. İnançsız (dinsel olarak) ve ayrıcalıklı bir yaşam sürmelerinden dolayı varlıklı sınıfların sanatı içerik olarak yoksullaştıkça yoksullaştı ve gitgide kibarlığa, şöhrete, yaşamdan duyulan iç sıkıntısına ve en önemlisi cinsel tutkuya indirgendi( Tolstoy).

Kapitalizm ile birlikte metalaşan emek, alınıp satılan bir mal haline getirilirken, toplumsal bilinçlenmenin diğer formlarından farklı bir özellik taşıyan ve toplumsal emekten yaratılan sanat da metalaştı. Onun faydalı bir şey olmasından yola çıkılarak, fabrikasyon bir biçimde üretilen sanat ürünleri de giderek bir içerik boşalmasına ve biçim farklılaşmasına maruz kaldı. “Oysa faydalı olması onun çok üretilmesi anlamına gelmez. İnsan vücudu için vitamin faydalıdır; ama gerekenden fazla alındığında, insana zarar verir. Toplumsal üretimde de bu böyle”. (Demir 2003)

Aslında sanatın, farklı toplumsal kesimler tarafından farklı farklı algılanması, onun ideolojik bir öze sahip olduğunun bir göstergesidir. “İdeoloji; sözde düşünürün, herhalde bilinçli olarak, ama yanlış bir bilinçlenmeyle gerçekleştirdiği bir süreçtir. Onu harekete geçiren gerçek güçler, kendisi için meçhuldür; öyle olmasaydı ideolojik süreç olmazdı…” (O. Hançerlioğlu) Oysa çok iyi biliyoruz ki sanatçı, toplumsal pratik içinde edindiklerini yapıta taşır ve bununla da yapıta bir ideoloji yükler.

Bu bağlamda sanat, toplumsal pratik içinde şekillenirken; sanatçı, ilişkide bulunduğu ideolojik etkileri yapıt aracılığıyla tüketiciye yansıtır. Her türlü düşünce biçimlerinin tümünü kapsayan ideoloji, burada sanat aracılığıyla kitleye açılır. Sanatı ideolojiden kopuk düşünenler de aynı yanılgı içindedirler. Sanat ideolojisiz olamaz ve sınıflar var olduğu sürece, sanat ideolojiden kopuk düşünülemez. Çünkü sanatçı durduğu noktada düşünmeye başlar; yani içinden geçtiği ideolojik formasyonla biçimlenir ve yapıtını bunun üzerine kurar (Demir). İdeolojinin, gerçeğin yüzündeki maske olduğunu anladığımızda ise durumun vahameti daha da aydınlanır.

Sanatın günümüzde ideolojiye bulaşması nedeniyledir ki, başlıca işlevi, duyguları nesneleştirmek ve böylece kişinin motivasyonlarını ve kimliğini bir sembole ya da metafora dönüştürmektir. Bu bağlamda her türlü sanat, tıpkı sembolleşme gibi, başka bir şey için yaratılmış olan temsile vekalet etmeye dayanmaktadır; bu yüzden, sanat özü itibarıyla ideoloji gibi, bir tahrifattır. Bize nasıl hissetmemiz gerektiğini belleten temsille, sembolik tanımları ‘insan deneyimlerinin niteliğini zenginleştirme’ kisvesi altında kabul ediyor ve ruhsal sağlığımız için, ritüel ve söylence gibi kamusal duygu durumlarına ihtiyaç duyacak biçimde eğitiliyoruz (Zerzan). Peki tüm bunlara rağmen, kişi neden hala sanata olumlu bir şekilde yaklaşır? Çünkü doğa ve yaşam ile olan ilişkimiz öylesine güdükleşip, yerel olanı öylesine dışlamıştır ki; sanat, telafi edici ve palyatif (yetersiz/geçici) bir güç olarak kabul edilmektedir. Düşünür Motherland şöyle demiştir: “Kişi kendi gerçek yaşantısına katamadığı şeyi sanata katar”. O nedenle sanatın “tatmin edilmemiş arzuların ürünü” olduğunu söyleyebiliriz. Nietzsche, daha da ileri giderek: “Gerçeğin bizi çürütmemesi için sanat icra ediyoruz.” demiştir. Ancak tahakkümüne maruz kaldığımız çürüme bugün sanat aracılığıyla da yapılmaktadır. Zira sanat bugün bir kültür endüstrisi ürünüdür.

Aslında bir tür hipnotizma olgusu da diyebileceğimiz sanat, doğası gereği insanları birleştirme özelliğine sahiptir. Her sanat, sanatçının aktardığı duyguyu alan insanların ruhunu birbirine bağlar. O artık adeta tanrısal bir gücün göstergesi olarak, ürettiği ayrıcalığın ve farklılığın meşruluğunun hizmetindedir. Ulusal marşları, kahramanlık destanları ve anıtlarıyla yurtsever sanat böyledir; ikonaları, heykelleri, tören yürüyüşleriyle askerlik sanatı da böyledir; yalnızca varlıklı kesimlere ait, hiçbir iş yapmayıp başkalarını ezenlerin algılayabildiği şu “zarif” sanat – aslında sefahat sanatı- da böyledir.

Günümüzde ilerlemenin göstergelerinden biri sanayileşme ise, diğeri de sanattır. Daha doğrusu, değerlerin varlığı eğer maddi bir karşılığa tekabül ediyorsa iyidir. O değerin oluşum sürecinde geçirdiği evreler hiç önemli değildir; önemli olan sonuçtur! Böyle bir oluşum sürecinin sonunda oluşan sanat eserinin yüce bir tarafı olabilir mi?

Örneğin, dünyanın yedi harikasını ele alalım; “tamamı insanoğlu tarafından inşa edilmiş, olağanüstü antik yapı ve sanat eserleridir”. Peki, olağanüstü sanat eseri olarak takdim edilen bu yapıların inşasında kaç yüz bin kölenin yaşamını yitirdiğini ve bir o kadarının da sakat kaldığını bilebilir miyiz? Bir yapıtı tartışırken etik kuralları göz ardı edebilir miyiz? Yoksa onun yüceliğinden söz etmek biraz komik kaçmaz mı? Sadece bir kralın gücünün göstergesi adına değer mi bütün bunlar? Bu soruları daha da arttırabiliriz…Bizim anlayışımıza göre yüce olan herhangi bir şey herhangi bir güce, ayrıcalığa, iktidara hizmet etmemelidir.

Eğer yeryüzünde harikalar arıyorsak, onların omurgalarını- özgürlükçü bir sanat anlayışı olarak- gülmek, duymak, dokunmak, tatmak, hissetmek, görmek ve sevmekte aramak gerekir.

İnsan soyunun bir geleceği olacaksa, gerçekten bir gelecek olacaksa onun sanatının, günümüz sanatından bir farkı olacaktır. Kesinlikle bugünkü sanatın devamı olmayacaktır, üst sınıfın sanatıyla hiçbir ortak yanı olmayan bambaşka ve yepyeni temeller üzerinde yükselecektir. Sanat yapıtı olarak üretilen işlerin maddi karşılığı olmayacaktır. Dokunarak hissetmenin verdiği hazzı hangi sanat dalı verebilir ki? Etik-estetik bir ilişki üretmek, bugünün sanatından daha az mı sanatsaldır? O nedenle; geleceğin sanatının içeriği ve biçimi bugünün sanatının içeriğine hiç mi hiç benzemeyecektir. Bunun nasıl gerçekleşeceğini bugünden net bir biçimde söyleyemeyiz…Zaten söylemeyelim, bırakalım onu da gelecek kuşaklar söylesin…Sanatın o başlangıçtaki savunma aracı işlevi görmesinden, bugünkü ayrıcalık, prestij, güç ve iktidarın bir aracı durumuna gelmesi de gösteriyor ki, geleceğin kuşaklarının sanata yaklaşımı bizim bugünden öngöremeyeceğimiz biçimde farklı olacaktır. Ancak kendimize şöyle bir marj tanıma lüksünde bulunabilirsek diyebiliriz ki; o günün/geleceğin sanatı, sanat olarak değer kazanmak istiyorsa kesinlikle, güç/iktidar ile irtibatını en aza indirmek durumundadır.

Bu yazının pek çok eksiği olduğuna hiç kuşku yok; ancak toplumumuzun sanatta izlemekte olduğu yanlış yolu, neden böyle yanlış bir yola girmiş bulunduğumuzu ve sanatın asıl amacının ne olduğunu imleyen düşünsel bir durum oluşturma çabamız, umarım amacına ulaşır…

Ali Rıza Gelirli

23 Mart 2020

Kadının Kurtuluşu=İnsanlığın Kurtuluşu

Kadının Kurtuluşu=İnsanlığın Kurtuluşu

Aklıma William Shakespeare’in, “Dünya bir sahnedir; bütün erkekler ve bütün kadınlar birer oyuncudurlar” sözü geldi. Bence de doğru ama, eksik bir doğru söz bu. Kendimce, “Dünya, tüm insanların, yaşadıkları koşullar ve benimsedikleri karakterler uyarınca rol aldıkları bir sahnedir” diye “düzenliyorum” Shakespeare’in hoş görüsüne sığınarak...

İrili ufaklı yüzlerce nedene bağlı olarak dünyadaki birkaç on milyon asalak tiran, egemenliklerini binlerce çeşit çığlığı sahipleriyle birlikte sahnelemekte ve bu oyundan epey zevk almaktadır. Yaklaşık altı milyar insanın yarısı olan biz erkeklerin çok büyük çoğunluğu “gönnüllü figüranlar” olarak ön sıralarda bunu izliyoruz. Geriye kalan üç milyarlık kesim olan kadınlar ise daha arka sıralarda bulunduğu ve sahnenin de “karanlık” olması nedeniyle iyi izleyemese de, iyi alkış tuttuklarını her gün görüyoruz, duyuyoruz. Günümüzde, dünyanın neresinde olursa olsun “Kadın erkek bizde eşittir; dinimize, yasalarımıza, törelerimize, vb. bakın! ” diye söyleyenler içi boş, temelsiz kuru propaganda yapmaktadır. Çünkü şu an dünyanın her tarafı emperyalist / kapitalist faşist cendere altında ezildiğinden eşitlikten filan söz edemeyiz, bu “eşitlik” söylemleri laftadır.

İlk sınıflı toplum olan Köleci Toplum’a geçiş ile başlayan kadın sorunu, günümüzde de farklı bir boyutta ve fakat tüm şiddetiyle devam etmektedir. Köleci Toplumu doğuran, “İlkel Komünizm” de denilen kadınların egemenliğindeki İlkel Komünal Toplum’du... Kadınlar, (bir anlamıyla) egemenliklerine sahip çık(a)mayınca, biz erkekler bunu elimize geçirdik ve akıl almaz dengesizlikleri, adaletsizlikleri yarattık! Kimi zaman kadınların %99’unun aptal, erkeklerin ise %98’inin dengesiz bir yapısı olduğu (doğru olmayan) düşüncesiyle buluştum.

İnsanlık kurtuluş peşinde... Hastalıklardan kurtulmak istiyor, aileden kurtulmak istiyor, çalışmaktan kurtulmak istiyor, silahlı yapılanmalardan ve ataklarından kurtulmak istiyor, devletten kurtulmak istiyor, törelerden kurtulmak istiyor, zamdan kurtulmak istiyor, sınırlardan kurtulmak istiyor... Bir süre sonra bunlardan kurtulacaklar ama insanlığın kurtulamayacağı tek şey olan “kurtulma felsefesi”nden var olduğu sürece kurtulamayacaktır. Bu yüzden de en büyük felsefe “Kurtuluş Felsefesi”dir!

Şu ana kadar tespit edilen yirmi binin üzerindeki tüm dinler ve sektler, onlarca çeşit felsefe akımları, yüzlerce siyaset çeşidi falan hep insanlığın kurtuluşu üstüne olmuştur. Her düşünce ve inanış biçimi, kendine uygun bir kurtuluşu programlayarak en iyi kurtuluşçunun kendisi olduğu iddiasıyla insanlığın hizmetine sunmuş ve dahası sunacaktır da.

Temiz kalpli ve gösteriş budalası centilmenler olarak biz erkekler kadınları kurtarmaya çalışınca kurtuluşun ne olduğunu bilmediği ve pek de meraklısı olmadığı için “Beni neyden, nasıl kurtarıyorsun? ” diye sormayı akıl edemeyen aptal kadın bize inanıyor. Kirpi dikeni teleklerinden oluşan kanatlarımızın altına sığınıyorlar hemen. Bize inanan kadın buldukça kanatlarımızı kabartırız ve sormaya yeltenen bir-kaç kadını da “Seni cinsel meta olmaktan kurtaracağız! ” diyerek bir yığın ipe sapa gelmez cilalı sözlerden sonra ilk fırsatta önce altımıza biz çekeriz ve sonrasında pis pis sırıtarak sorarız:

-Seni cinsel meta olmaktan nasıl kurtardım ama?!
-Çok iyi kurtardın!

1791 yılında meclisin yayınladığı “Yurttaş Hakları Bildirgesi”ne karşılık olarak “Kadın Hakları Bildirgesi”ni yayınlayan Fransız kadın hareketi öncüsü feminist Olympe de Gouges, bildirisinde “Kadın, ayağa kalk; aklın ölüm çanı evrenin dört bir yanından duyuluyor; haklarını keşfet. Doğanın güçlü imparatorluğu artık önyargılarla, fanatizmle, hurafelerle ve yalanlarla kuşatılmış değil. Gerçeğin alevi, bütün budalalık ve gasp bulutlarını dağıttı. Köleleşmiş erkek gücünü arttırdı ve kendi zincirlerini kırmak için seninkinden medet umuyor. Özgürleşen erkek, eşine karşı insafsızlaşmıştır. Ah, siz kadınlar! Gözünüzü ne zaman açacaksınız?” dedi. Yani istediği, şu an bizi hayrete düşürecek şeydi: Kadınlara seçme ve seçilme hakkıyla genel insani haklara ilişkin birkaç reform.. Evet; Olympe’in istemi abartısız, tamı tamına buydu ve karşısındaki devlet ise Gouge’u giyotine göndermekte hiç de isteksiz davranmadı. 1793 yılında kafası kesilirken onu izleyenler arasında azım-sanmayacak sayıda kadın vardı.

“Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin.” anlayışının çocuklarıyız. Bu anlayışlar karşısında kadınlar, aslında içlerinde birer Amazon kini taşırlar ama bu kin ilkel kindir, “güdü” düzeyindedir, bilimsellikten yoksundur, bilinçli bir kin değildir. En fazla kendi kendine sinirlenir ve söylenir içten içe, başka bir şey yapamaz.

Biz erkekler (birkaç basit örnekle) genel olarak ne yapıyoruz?

Kadını şiirde çiçeklerle böceklerle süslüyoruz süs eşyası gibi; romanda, öyküde elimizde şehvet pusulasıyla kadının isterik çığlıklarını arıyoruz edebiyat adına. Âşık olurken fiziki olarak güzelliğine vuruluyoruz sevda adına. Resimde çırılçıplak soyup memelerini ve vajinasını tuvalin orta yerine en ince detaylarıyla çiziyoruz ipe sapa gelmez “nü” denen soytarıca sanat adına. Reklamlarda, örneğin buzdolabının derin donduruculuğunu kadının ateşli iniltileriyle “ısıtarak” sunuyoruz namuslu ticaret adına. “O şimdi askeerr / canı neleerr isteerr? ”leri söylüyoruz toplumca müzik adına.

Tarih, kadınların da insan olduğunu iddia eden ve bunu hakkıyla yerine getiren erkek ölüler cephesini zorlamaya tanık olmadı daha ama kitlesel fahişe ve büyücü katliamlarına tanık oldu fahişeliği kurumsallaştıran erkekler tarafından. Oysa kadının örgütlenme, öfkesini haykırma ve haksızlıkların üstüne yalın kılıç saldırma hakkı var.

Kadınlara ait etkinliklerde bile, örneğin; dünya emekçi kadınların birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 8 Mart’ta bile etkinliğe katılanların çoğunluğu erkeklerden oluşmaktadır.

Eğer biz erkekler kendimizi kadınları robot gibi yönetmekten ve kullanmaktan kurtarırsak, kadınlar da bizim bu davranışımızı desteklerse ve birbirimize hangi anlamıyla olursa olsun meta olarak değil de insan olarak yaklaşmayı başarabilirsek, işte o zaman insanlık kurtulmuş olur ve adına “dünya” denen vahşi dev sahnede insanlaşmış oyunlar izlenir.

Ve bu anlayışla kadının kurtuluşunun insanlığın kurtuluşuna eşit olduğunu savunurken, acaba (sizce) yanılıyor muyum?
Onur Çağlar

13 Mart 2020

Virgül

Virgül



Virgül, insanlığın ve onun şahsında dünyanın özgürleş(tiril)mesinde, ya da bir başka söylemle, sınıfsız toplumun kurulması için kullanılan araçlar arasında  en önemlilerinden biridir. Bu tümcemin “tersten” okunması durumunda da aynı sonuca ulaşırız: Sömürü baronlarının sistemi olan kapitalist / emperyalist sistemleri parçalayarak başlarına çalmak için kullanılan araçların en önemlilerinden biridir virgül.

Hayır, şaka yapmıyorum; tersine, çok ciddiyim!

Herhangi bir şeyi tanımak ya da bilmek, o şeyi maksimum derecede kullanmak ya da uygulamak demektir; az tanıyorsak az kullanırız, çok tanıyorsak çok...

Örneğin bilgisayar... Başlangıçta bilgisayar hakkında hiçbir bilgimiz bulunmaz:

-Anne, bu ne?
-Bu bir bilgisayar yavrum.
-Ne yapıyorsun bununla, ne işe yarıyor?
-Şu, şu, şu ve şu işlemleri yapıyorum.
-Çok iyiymiş yaa! Peki başka şeyler de yapabiliyor musun, yapabilir misin?
-Şu, şu ve şu işlemleri de yapabiliriz. Hatta şu an aklıma gelmeyen birçok farklı şeyi de yapabiliriz.
-Hadi yapsana!
-Ben bunları bilmediğim için yapamam ama öğrenirsem o zaman yapabilirim. Bizler sadece bildiklerimizi (doğru olarak) yapabiliriz.

Bir şeyi tanımak / bilmek çok önemlidir. Bir şeyi bilmeden başarırsak bu ancak “tesadüf” olur. Virgül de böyledir; tanımak, bilmek ve yerinde kullanmak çok önemlidir. Çok yaygın kullanılan bir örnek ile bunun açılımını yapmak istiyorum:

1.    Oku da, baban gibi eşek olma!
2.    Oku da baban gibi, eşek olma!
3.    Oku da baban gibi eşek olma

Yazılış itibarıyla tamamen aynı olan yukarıdaki üç tümceyi lütfen bir kez daha okuyun ve virgüllerin yerlerine dikkat edin.

Birinci tümceyi kullanan kişi, konuştuğu kişiye babasının eşekliğinden söz ediyor, “Senin baban bir eşektir. Okumazsan, sen de baban gibi eşek olursun!” diyor; çünkü vurgu, sonuna konulan bir virgül ile okumaya yapılmaktadır.

İkinci tümceyi kullanan kişi, karşısındaki kişinin babasının okumuşluğuna vurgu yapmaktadır. Bu tümcedeki baba, okumuş “adam” olmuştur. Yani, “Senin baban, okumuş bir insandır; onun gibi okumazsan, eşek olursun!” diyor.

Görüldüğü gibi çoğumuzun bilmediği, bilenlerin ise çok da önemsemediği bir virgül, tüm tümcenin anlamını değiştirebilmektedir.

Gelelim üçüncü tümceye... Zaten “Zurnanın ‘zırt’ dediği yer” de burasıdır. Çoğumuzun yaptığı gibi bu tümceyi kullanan kişi, hiçbir noktalama imi kullanmamış. Bu gibi tümceler gereksiz tartışmaların, anlam kargaşalarının ve benzeri olumsuzlukların ana üssüdür.

Üçüncü cümleyi okuyan kişi itiraz ediyor:

-Sen babama eşek diyorsun!
-Hayır, rica ederim; ben babana eşek demiyorum, sana eşek diyorum.
-İnkar etme; bak burada “baba” var, “baban gibi eşek olma” diyorsun. Utanmıyor musun koskoca “Baba”ye eşek demeye!
-Ama ben...
-Ayıp, ayıp!

Tartışma böyle sürüp giderken birden kapının zili çalıyor. Sivil giyimli ve elinde telsiz olan birine eşlik eden iki resmi görevliyi karşınızda buluyor ve şaşkınlıkla harmanlanmış bir korkuyla soruyorsunuz:

-Buyurun memur bey, hayırdır inşallah!
-Siz Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapmış bir devlet adamına, “Baba”ya “eşek” diyerek hakarette bulundunuz; hakkınızda şikâyet var, buyurun karakola!

Siyasal yapılanmalar arasında ve her bir siyasal yapılanmanın kendi içinde de aynı nedene bağlı olarak böyle tartışmalar sürüp gitmekte, taraflar Marx’tan, Lenin’den (hem de aynıları olmak üzere) alıntılar yaparak kendisinin doğru olduğunu iddia etmektedirler.

Peki, kim doğru söylüyor?

Noktalama imlerini ve yazım kurallarını bilen doğru söylüyor, bu kadar basit! Çünkü, eğer noktalama imlerini ve yazım kurallarını bilsek ve yerinde kullansak, “Marx şunu dedi!”, “Lenin bunu söylemek istiyor!” gibi mücadelemizin ve zamanımızın önemli bir bölümünü alıp götüren gereksiz polemikler oluşmaz. Bu boşa giden enerjimizi doğrudan mücadelemizin kendisine yönlendirdiğimizi bir düşünür müsünüz lütfen?

-Baba, bu küçük yamuk çizgi ne?
-Buna “virgül” deniliyor çocuğum, çok önemli bir işarettir bu.
-Ne işe yarıyor ki?!
-Dünyayı kurtarmaya...

Onur Çağlar

12 Mart 2020

Sanatsal Edebiyat Üzerine

Sanatsal Edebiyat Üzerine

Derin bir konu…

Uzun yazıların pek de "rağbet" görmediği gerçeğini göz önüne alarak yapabildiğim ölçüde özleştirmeye çalışacağım.

Günümüzdeki tüm toplumlar, birçok sınıf ve katmanlardan oluşan sosyolojik bir gene sahip olduğu için, aynı şeye aynı yerden bakıldığı halde bile farklı anlamlar çıkarılabilmektedir ki bu durum, aslında, bu sosyolojik genin en net görsellerindendir. Sanat ve edebiyat üzerine yapılmış tüm edimlerde bunu görmüş, hatta kimi kez de yaşamış olmamız, en azından bir süre daha bu paradoksal eğilimli rotayı izleyeceğimizi gösteriyor. Sanat dediğimiz zaman onlarca değişik tanımlama edebiyat dediğimizde de karşımıza çıkmaktadır ancak bu farklı bir yazı konusu olduğu için geçiyor, "klasik anlamdaki" (Artık ne demek istediysem!) edebiyatın sanatsal yönüne ilişkin bir konudaki düşüncemi paylaşmaya çalışacağım.

Sanatın hangi alanı olursa olsun onun özgünlüğünü belirleyen, kullandığı sanatsal imgelerin oluşumunu sağlayan materyaller olduğu içindir ki, bir sanat eleştirisi yaparken bu materyalleri ve kullanımları ele ele alırız. Edebiyat da bunu yapmakta, hatta tüm sanatsal çalışmalara öncülük etmesi gibi bir yeteneği olduğundan hem bir bilim hem de sanattır; dil sanatıdır. Dil (söylem), kullanılabilirliği ölçüsünde duygularımıza seslenir, kullanılabilirliği ölçüsünde düşünceleri aktifleştirir dahası, kavramlar oluşturarak "şeylerin" isimlerini koyarak niteler ve bunların tümü sanatsal yaratıcılıkta yer alır. Burada önemli bir nokta var: Edebiyat böyle davranırken sanat bunu yapamaz; o, kayıtsız-koşulsuz imgeler yoluyla yapmak zorundadır.

Erdem Çeliker

03 Mart 2020

8 Mart Dünya Kadınlar Günü mü?! Hadi Canım Sen dee!

8 Mart Dünya Kadınlar Günü mü?! Hadi Canım Sen dee!


Sömürmeyi amentü belleyenlerin insanlığın gelmiş geçmiş tüm etik değerlerine pervasızca, vahşice saldırdığı ilgili herkesçe bilinen bir gerçektir. Kendisine karşı olan her şeyi silip-süpürmeye çalışmak bir yana, karşı olduğunu sandıklarına bile akıl almaz bir baskı uygulamaktadır. Bunu kimi zaman tanklarla-toplarla yaparken kimi zaman dini, kimi zaman etnisiteyi kullanır ama esas kullandığı medyadır ve bunlara da geniş yer verir. Ellerinde bulundurdukları medyayı doğrudan psikolojik savaş için kullanırken kimi kavramların ve özel konuma sahip kimi sosyolojik olguların içlerini de eritmeye, kendisine hizmet edecek kıvama getirmeye çalışmakta ve genel olarak da bu güçleri sayesinde başarılı olmaktadır. Örneğin emekçilerin "Birlik, Mücadele ve Zafer" günü olan 1 Mayıs’ı "Bahar Bayramı"na dönüştürme çabalarının devam etmesi gibi…

Kadınların yönettiği İlkel Komünal Toplum’un Köleci Toplum’a gebe kalmasıyla başlayan insanlığın kayıplar zinciri, biçimde, ağır bedeller ödenerek kimi değişikliklere uğratılsa da esasta niteliğini korumaktadır. Köleci Toplum’un göbeğinde doğan ataerkil anlayış, değişik biçimlerde de olsa olanca şiddetiyle devam etmektedir ki, bunlardan biri onların doğrudan birer seks objesi olarak görülmesi ve benimsenmesidir. Yine bu sosyo-ekonomik formasyonla zamandaş olan din olgusu ve içerikleri bu olumsuzluğu fena halde sağlamlaştırmıştır. Tüm kutsal(!) kitaplar kadını erkeğin seks objesi ve her işini yapan köle olarak görmesi tabi ki tesadüf değildir. Ancak, cinsel baskının ataerkil sistemin bir ürünü olduğu, sadece ezilen, emekçi kadınlara uygulanmadığı, burjuva kadınların da bu olumsuzluğa maruz kaldığını gerekçe(!) göstererek kadın sorununun sınıfsal olamayacağı düşüncesinin sınıf mücadelesini anlamamak olduğunu, buradan yola çıkarak da "Kadınlar üzerindeki cinsel baskıya son!" şeklindeki sloganların ileriyi görece temsil etmesi anlamında olumlu bulduğumu ama sınıfsal yaklaşılmaması nedeniyle de özrünü kabahatinden büyük gördüğümü söylemek isterim.

Kadın Sorunu, insanlığın en önemli sorunlarından biridir. Günümüze kadar yazılan sayısı belirsiz milyonlarca kitap, araştırma, anket, haber, vb. vb.’nin üzerine sanırım en az bir bu kadar daha yazılıp çizilmesini gerektirecek ölçüde önemli bir konudur, çünkü Başkan Mao’nun deyimiyle “Gök kubbenin yarısı”ndan söz ediyoruz.

8 Mart’ın Kısa Tarihçesi

Her ne kadar birçok önceli eylemler yapılsa da konumuz bağlamındaki nitel sıçrama, 8 Mart 1857 tarihidir.

Günlük 16 saatlik zor koşullar altında çalışmaya karşılık sadece 1 doların altında ücret verilmekteydi. Kadınlar günlük 10 saat ve biraz daha yüksek ücret talep ediyorlardı. Sonuçta greve gidildi ancak polis (ki, dünyanın her yerinde hepsi de aynı kurnadan su içer) şiddetle saldırdı, yakaladığı emekçileri zorla fabrikaya kilitledi ve yangın çıkararak çoğu 12-13 yaşlarında çocuk olan 48’i sendika üyesi 129’u kadın toplam 148 kişi katledildi. Cenaze törenine on binlerce emekçi katıldı ve bu olay ABD’de büyük tepki topladı. Talepler doğrultusunda yapılan toplu sözleşmeyi sadece bir şirket imzalamadı: Triangle Shirtwaist (Üçgen Gömlek Dikimi)! Bu şirket çalışanlarına karşı uyguladığı acımasızlık ile kötü bir üne sahipti.* 

Bu katliamlardan yıllar sonra Danimarka’nın Kopenhang kentinde, 2’nci Enternasyonale bağlı kadınlar tarafından "Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı" yapıldı. Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg konferansa 8 Mart’ın "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" olarak anılması önerisi bu toplantıda oybirliğiyle kabul edildi. İlk başlarda tarihi kesinleşmediği için ilkbaharda yapılan anma, ardından 8 Mart bilinciyle dalga dalga tüm dünyaya hızla yayılmaya başladı ancak kesinleşmesi proletaryanın dahi öğretmenlerinden olan Lenin’e uzanır. 1921 yılında Moskova’da gerçekleştirilen 3cü Enternasyonal’de resmileşir.

Başa dönelim, demek ki:

"Dünya Kadınlar Günü" diye bir şey yok; olan "Dünya Emekçi Kadınlar Günü"dür ve iki isimlendirme arasında uçurumlar bulunmaktadır. Zaten 8 Mart kadınlara verilmiş bir hak(!) değil, doğrudan emekçi kadınlarımız tarafından bedeller ödenerek söke söke alınmış bir kazanımdır.

Siz yine de "Dünya Kadınlar Günü"nü mü kutlamak istiyorsunuz?

Başka kapıya, başka kapıya…

Erdem Çeliker

-----------
*25 Mart 1911 günü bu fabrikada yine yangın çıkarılmış ve yaklaşık 170 emekçi katledilmiştir. Triangle Shirtwaist isimli fabrikanın sahipleri olan Max Blanck ve Isaac Harris polisler tarafından dışarı çıkarılarak kurtarılmıştır.