Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

09 Nisan 2020

Mustafa Bilgin ile Röportaj

Mustafa Bilgin ile Röportaj

Mustafa Bilgin ile arkadaşlığımız hayli eski; ‘80’li yıllara dayanıyor. İkimiz de Oğuz (Aral) abinin deyimiyle “Çiçeği Burnunda” karikatüristiz. Biz aslında yüzlerce kişiydik. Sanatsal kişiliğimiz oluştukça farklılıklarımız ortaya çıktı. Herkes kendi yoluna gitti. Ama bizim yolumuz, sanat anlayışımız hep aydıydı, yine de aynı. Bu, benim açımdan sevindirici bir özellik.

Kalemdaşım, değerli dostum Mustafa’yla biraz muhabbet ettik.

Raif Zor: Söyleşimize geçelim; Mustafa Bilgin kimdir?
   
Mustafa Bilgin:1962 doğumluyum. Babamın memuriyeti nedeniyle doğumum Bingöl ilimize denk gelmiş. Annem ev hanımı. (Babamdan bahsedince annemden bahsetmesem olmaz) Belki de içinden en çok karikatürcü çıkarmış ilçemiz Bafralıyım. Çizgi film sektöründen emekli olsam da karikatürle hep iç içe oldum. Evli ve hiç çocukluyum.

RZ: Karikatür sanatııyla tanışman nasıl oldu, karikatürist olmaya nasıl karar verdin?

MB: Çocukluğumda babam ara sıra da olsa eve Akbaba mizah dergisi getiren biriydi. O “kıh kıh kıh” gülerek okuduğu mizah öykülerine düşkünse de ben dergideki çizgileri severek incelerdim. Çocukluktan gençliğe adım attığım yıllarda Oğuz Aral ustamızın kaptanlığını yaptığı Gırgır dergisi, sürekli çizmek için heveslenmeme sebep oldu diyebilirim. O yıllarda Ankara’da yaşıyordum. Mektupla, “Çiçeği Burnunda Karikatürcüler” sayfasına karikatürler yolladım fakat yayınlatmayı başaramadım. 1980’den sonra İstanbul’a geldik. İlk karikatürümü, Raşit Yakalı ağabeyimizin yönettiği Çarşaf (dergisi) Karikatür Okulu’nda yayınlatabildim. Bu sürecin hemen devamında, benim için gurur verici bir şey yaşadım ki; Gırgır dergisinin arka sayfasında, kısmen ustalaşmış karikatürler yayınlanırdı. Gırgır’da yayınlanan tek çalışmam bu oldu.

RZ: Sanatta ustalıkla profesyonellik hep karıştırılır. Oysa ikisi farklı kavramlardır. Sen, özgün çizgi ve espri anlayışınla benim nezdimde, biz henüz gençken zaten ustaydın. Profesyonelliğe geçişin nasıl oldu?

MB: O yıllarda karikatür dünyasında kısaca, Yazılı karikatürler -Yazısız karikatürler, başlığında ayırabileceğimiz keskin bir ayrılık vardı. (Zamanla bunun CHP ile DSP arasındaki fark kadar olduğunu öğrensem de) Tercihim Yazısız Karikatür’den yana oldu. Grafik işler yaparak harçlığımı çıkarmaya çalışırken bir çizgi film stüdyosunda çizer olarak işe başladım. Bu sektörde emekli olana kadar çalıştım. Bütün bu yıllarda karikatür dünyasında da varlık göstermeye gayret ettim. Ulusal-Uluslararası karikatür yarışmalarından ödüller aldım. Rahmetli ağabeyimiz, usta karikatürcülerimizden İsmail Gülgeç bütün bu süreci bilen biriydi. Habertürk gazetesinin 2001’deki kuruluşunda karikatürcü grubun içinde beni de istedi. Bu gazetede 3 ay 3 kuruş bile kazanamasam da sonradan Cumhuriyet gazetesinde 10 yıl sürdürdüğüm ‘Hayat Epik Tiyatrosu’ isimli bant karikatürlerimin ilk alıştırmalarını yapma şansım oldu. İlk profesyonelliğe geçişimin öyküsü budur.

RZ: Mustafa, biliyorsun karikatür sanatının amaç ve işlevlerine dair farklılıkları var. Sen ağırlıklı olarak ne türde çizimler gerçekleştiriyorsun?

MB: Başta Yazısız Karikatürler dediğim, daha çok uluslararası yarışmalarda görebileceğimiz evrensel karikatürler yapmaya gayret etsem de gazetelerde çalışmaya başlayınca karikatürün her çeşidini uygulamak zorunda kaldım. Çizeceğiniz o günkü konu size anlatım olarak en iyi yöntemi fısıldıyordu çünkü; yazılı-yazısız, grafik, absürt, yerel-evrensel Allah ne verdiyse.

RZ: Farklı alanlarda çalışmalar yaptığını biliyorum. Karikatürlerini hangi mecralarda okurlarına ulaştırdığını söyler misin? (Kitap, dergi, internet vs.)

MB: 10 yıl Cumhuriyet, 3 yıl Aydınlık gazetelerinde neredeyse her gün çizdim. Benden talep eden aylık-haftalık dergilere de ara sıra çizdiğim oldu. Örneğin şu an Avusturya’da yaşayan Türk toplumu için çıkan Tuna Dergisi’nin (tunadergi.com) her sayısına karikatür yolluyorum. Sergilere katıldım, katılıyorum.

RZ: Eskiden, Semih Balcıoğlu denildiğinde Tercüman, Ali Ulvi denildiğinde Cumhuriyet, Milliyet denildiğinde Bedri Koraman, Hürriyet denildiğinde Nehar Tüblek isimleri anılırdı. Andığım –ki, başka ağabeylerimiz ve arkadaşlarımız da elbette var- isimlerle gazeteler özdeşleşmişti. Karikatüristler gazeteler açısından bu denli önemliydi. Uzun yıllar gazetelerde karikatüristlik yapmış bir usta olarak, gazetelerin karikatür sanatına önem vermemesini ya da önemin azalmasını nasıl yorumluyorsun; sana göre bu durumun temel sebebi nedir?

MB: Basının yapısı değişti. Eskiden gazete patronları da gazeteciydi. Tek gelir kalemleri gazete satışı olduğu için, karikatürcü de gazeteyi sattıran etmenlerden biriydi. Sonradan farklı iş dünyalarından gelen patronlar o gazetelerin sahibi oldular, o gazeteler de anında sahiplerinin “broşürü” haline geldiler. Birinci amaç karlılıktı artık. Karlılık birinci amaç olunca, hükümetle gerek kredi ilişkileri gerek tazminat davalarıyla karşı karşıya gelmeme isteği, bu “sivri dilli” sanatı giderek törpüler hale geldi. Sonunda da hiç “bulundurmamak daha iyi”, diyen patronlar sayesinde karikatürcülerin ayakları gazetelerden çektirildi. Bunun yanı sıra internetin yaygınlaşması bir karikatür enflasyonuna da sebep oldu. İnsanların önüne zahmetsizce düşen bedava karikatürler onları fazlasıyla doyurdu. Çok tok insana yemekten bahsederseniz midesi bile bulanabilir, değil mi? Doygunluk gazetede talebi de bitirdi. Bence bu iki ana sebep bu konuda belirleyici oldu.

RZ: Dergide çizerken altı günlük zamanı var karikatüristin; altı gün espri üretir, yedinci gün çizip teslim eder. Ama gazete çizerliği farklı; her gün espri üretmek ve çizmek zorunda… Bu çalışmaları yürütürken beslendiğin kaynak nedir?

MB: Gözlem yapmayı çok severim. İşim bu olduğu için değil, kendiliğinden yaparım bu işi. Gözüme takılan bir şeyi takip ederim; buradan ilginç bir şey çıkacak diye izlediğim ve çıkan durumdan espri oluşturduğum çok olmuştur. Kitap okumak, film izlemek, gündemi takip etmek, sohbet etmek beslenme kaynaklarımdandır.

RZ: Espri bulurken zorlandığın oldu mu?

MB: Oldu tabii. Robot değiliz ki. Günlük gazetelerde çalışırken acısını daha çok çektiğim bir şeydi bu. Benden bir karikatür bekleyenlere, zamanında içinize sinen bir çalışma gönderebilmek bazen azap olurdu. “Günü kurtarmak için” yolladığım bir çalışmam ertesi gün daha iyi bir şey gönderene kadar kâbusum olurdu benim. Çok şükür gazeteler artık iş vermiyor da kurtulduk bu sıkıntıdan(!)

RZ: Mustafa, Çiçeği Burnunda olmaktan ustalığa değin çeşitli aşamalardan geçtin, deneyim edindin. Sence iyi bir karikatüristte bulunması gereken özellikler nelerdir?

MB: Okumalı, incelemeli, izlemeli, gözlem yapmalı ve bu işi aşkla yapmalı.

RZ: En az kırk yıldır karikatür sanatının içindesin. Süreç içinde karikatür sanatı bulunduğu yerden bir yere geldi. Ülkemizde şu an karikatür sanatının durumu nedir?

MB: Dünyadan farklı değil sanki. Dünyada da bizde de “ilgisizlik virüsü” giderek daha bulaşıcı oluyor. Örneğin, nasıl çizgi roman bir zamanlar gazetelerin vazgeçilmez unsurlarıydı fakat şimdi yoklar, korkarım karikatür de benzer sona doğru giderek yaklaşıyor. İnternette yaşar belki ama altın çağlarını özleye özleye yaşar.

RZ: DÜŞ dergisi okurlarına son söz olarak neler söylemek istersiniz?

MB: Karikatürün kaderi ne olursa olsun, insan kendi kaderi için iyimserliğini yitirmemeli. Gülmeceden vazgeçmemeli. Cenneti hak edenler, bana göre dünyayı da cennete çevirmeye gayret edenlerdir. Buna öncü olamıyorsak bile olanlara elimizden geldiğince destek olmalı. (Bu yazıyı sonuna kadar okuyanların o güzel ve yorgun gözlerinden öperek, selam ederim)

02 Mart 2020

Duygu Turan’la Röportaj

Duygu Turan’la Röportaj



Telefonla tanıştığım milli gururumuz Duygu Turan’la röportaj yapmak için; randevulaştığımız yere önceden giderek bekledim. Çok bekletmeden, oturduğum masaya doğru adaleli ve zarif genç kızımızın geldiğini görünce çok heyecanlandım. Dünya Şampiyonasına hazırlandığı için vaktini almamak adına telefonumun ses kayıt düğmesine basıp; önceden hazırladığım soruları tek tek sordum. İşte o keyifli sohbetten yansımalar:


- Türkiye’de kadın olarak yaşamak bu kadar zorken ve sorumluluk gerektirirken Kick Boks sporu gibi kuvvet gerektiren bir dalı tercih etmenizin nedeni nedir? Ataerkil bir toplum yapısından gelmenin etkisi var mı?
-Elbette var… Bu spor dalı kızlara yakıştırılmıyor. Bu bilinçle özellikle Kick Boks tercih ettim, pek çok erkekten daha başarılı oldum. Kimse şampiyon olmamı beklemiyordu, ben bu düşünceleri de altı yıl içinde değiştirdim.

-26 yaşında gencecik bir kadın üstelik yoğun mesaisi olan bir sağlık emekçiliğine dünya, Avrupa ve Türkiye şampiyonluğu ve 60 madalya nasıl sığdırıldı acaba? (Birde üniversite öğrenciliği eklenmiş sanırım.)
-Zamanım kısıtlı sabah beşte kalkıp ders çalışarak başlıyorum günüme. Sosyal hayatım hemen hemen hiç yok, bir akraba düğününe bile gidemiyorum. Son günlerde bu konuda biraz rahatladım. Okulumu bitirip İstanbul’a gelince sosyal yaşantıma da zaman ayırmaya başladım.

-Türkiye’de çok fazla değer görmeyen bu spor dalını tercih etmeniz size ne gibi zorluklar getirdi? Mesela sponsorunuz var mı? Bu kadar değerli başarılar hak ettiği takdiri aldı mı? (Maddi ve manevi anlamda soruyorum.)
-Türkiye’de spor branşları olimpik ve olimpik olmayan branşlar olarak kategoriye ayrılıyor. Benim branşımda yarı olimpik branş olduğu için yeterli değeri görmüyor. Yurt dışında da aynı ayrım söz konusu. Milli maçlar dışında (yurt dışına gidişler hariç), yurt içindeki bütün müsabakalara giderken bütün masrafları kendim karşılıyorum. Dolayısıyla memur olarak aldığım tüm maaşımı spor faaliyetlerime harcıyorum. Bu yıl Tuzla Belediyesi’ne transfer oldum. İlk defa burada masraflarımı karşılayıp destek oldular. Pek çok arkadaşım maalesef sponsor bulamamaktan dolayı sıkıntı yaşıyor. Maçlarımız, başarılarımız televizyonda sadece haber olarak veriliyor. Dolayısıyla, firmalar sponsor olmak istemiyor. Dünya ve Avrupa şampiyonluğunu aldığımda bile devlet katında beni tebrik eden olmadı. Haberlerde kısa bir bilgi olarak geçiştirildi.

-Sizin ya da diğer milli sporcularımızın başarılarını daha çok sosyal medyadan duyabiliyoruz. Televizyon kanallarında böylesine uluslararası başarı kazanan değerlerimizi haber konusu bile yapmıyorlar. Bunun belirli bir nedeni var mıdır sizce?
-Dediğim gibi olimpik branş olmadığımız için futbol branşı kadar değer görmüyoruz. Altı kez uluslararası başarı kazanmama rağmen dönüşte bizi sadece ailemiz karşılayıp tebrik ediyor. Devletten herhangi bir yetkili telefonla dahi arayıp kutlamıyor.

-Ardahan’lı olmak, Yeşil Göle’mizin toprağından gelmek nasıl bir duygu uyandırıyor sizde? Hemşerilerimizden, dernekler ya da diğer STK’lardan yeterli ilgi görüyor musunuz?
-Memleketimi ve insanlarımızı çok seviyorum. Toprağımızın insanlarının çok güçlü olduğunu düşünüyorum. Herhangi bir yerde Ardahan’lı olduğumu söylediğimde "O bölgeden gelmişsen sen güçlüsündür zaten!" diyorlar. Memleketimden, herhangi bir STK’dan hiç destek görmedim. İlk defa Ardahan Kültür ve Sanat Platformu’ndan Olcay Kasımoğlu, Deniz Çelik ve siz aradınız. Çok mutlu oldum, gurur duydum tabi ki…

-Katıldığınız ilk şampiyonada Avrupa Şampiyonluğunu getirmek nasıl bir duygu yarattı sizde?
-Çok gurur vericiydi benim için. İstiklal Marşımızın okunması, bayrağımızın göndere asılması tarifsiz gurur ve heyecan verdi.

-Bir kadın olarak, kuvvet ve sertlik gerektiren bir spor dalını tercih etmenizin ne gibi zorlukları oldu. Aileniz bu konuda yeterince destek oldu mu? Dış çevreden insanların tepkileri ne yönde acaba?
-En önemli destekçim ailem, özellikle annem ve kardeşim daima yanımda. Gece geç saatlerde antrenmandan dönüyorum, yaşadığım çevrede tutucu insanlar çoğunlukta olduğu için zorlanıyorum. Ailemin desteği olmasa çok zorlanırdım. Bu sporu yaptığımı öğrenenler çok şaşırıyor, hatta çekinenler oluyor. İş yerimde bazen "Şampiyon hemşire var aramızda, dikkat edin!" kendinize diyorlar.

-Ülkemizle diğer dünya ülkelerini kıyaslarsak emek verdiğiniz Kick Boks sporunu hangi ülkede olsaydınız daha rahat yapardınız (Teknik imkanlar, devlet desteği, basının ilgisi, halkın desteğini göz önünde bulundurarak cevaplayın mümkünse).
-Yurt dışındaki maçlarda Rusya’nın sporcularına verdiği desteği görünce çok özeniyorum. Sporcuları devlet katında destekleyip, sürekli ödüllendiriyorlar, ister istemez imreniyorum.

-Sizce kadınlar neden Kick Boks ya da diğer dövüş sporlarına ilgililer? (Benim kızımda bir ara tekvando ile ilgilendi.)
-Nedeni gayet açık, Türkiye’de kadın olarak yaşamak çok zor; her an, her yerde başınıza bir şey gelebilir. Bunun için bir güce, güçlü olmaya ihtiyacınız var. Benim tercih etmem de bu yüzden. Bir de bu spor insana özgüven katıyor. Bir erkeğe ihtiyaç duymadan rahatlıkla yasabiliyorsunuz.

-Hem mesleğiniz hem aktif spor yaşamı birde öğrencilik varken 24 saat yetiyor mu size? Zamanı doğru kullanabiliyor musunuz? Ne gibi zorluklar yaşıyorsunuz?
-Zamanı doğru kullanıyorum ama çok yoruluyorum. Dinlenmeye pek vaktim kalmıyor. Sadece çok dinlenmeye vaktim olmayınca sakatlıklarım çok oluyor ister istemez.

-Ardahanlı gençlere deneyimli milli bir sporcu olarak neler tavsiye edersiniz?
-Yapmak istedikleri ne varsa bir yerden başlamaları lazım. Kendilerine güvensinler ve spora muhakkak başlasınlar. Bu Kick Boks ya da diğer branşlarda olabilir. Kişisel gelişimlerine çok değer katarlar.

Düşünsel Kültür ve Sanat platformu adına bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Dünya şampiyonası elemelerini geçeceğinizden ve Antalya’daki şampiyonada yeniden gururumuz olacağınızdan eminim. Başarılar diliyorum.

Gülsen Dede