Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Nisan 2020

Cebindeki Taş

Cebindeki Taş

Kış ağır gelirdi. Damların saçaklarından buzlar sarkardı. Sokaklarda kedi köpek göremezdiniz; sığındıkları yerden pek çıkmazlardı. Aç kalan serçeler neredeyse yarım metreye yaklaşan yerlerdeki karların üzerinde telaşlı hareketlerle yiyecek bulma umuduyla çırpınırlardı.

Mert böylesi havalarda, odalarında yanan kömür sobasının yanından ayrılmaz, ders çalışır, kitap okur ve masanın başköşesinde mağrurca duran radyodan yurttan sesler programını dinlerdi. Ama her gün böyle geçmezdi. Öncelikle okula gidip gelirken elleri ayakları yüzü ve burnu soğuktan donardı. Sevmez değil, nefret ederdi soğuktan.

Sobayı tutuşturmak için her zaman çıra olmazdı; bu nedenle de annesinin, boğazına ip bağladığı iki buçuk litrelik şişeyle Adil bakkala gider, gaz alırdı. Evde gaz bitince annesi sinirli olurdu; çünkü her zaman gaz alacak paraları olmazdı. Annesinin kızgınlığı, kendisini ve küçük kardeşlerini ısıtamama kaygısındandı. Mert nasıl olduğunu pek anlayamazdı ama annesi ne yapar eder, iki buçuk litre gaz parasını bulup buluştururdu.

Yine gaz yoktu, annesi yine birkaç lira buluşturmuştu ve yine Mert’in, şişenin ipini bileğine takarak gaz almaya gitmesi gerekiyordu. Ayakları yüzü ve burnu yine donacaktı soğuktan.

İlkokul ikinci sınıftaydı Mert ama boyu ve kilosu arkadaşlarından belirgin şekilde az ve kısaydı. Çelimsizdi; küçükken geçirdiği bir rahatsızlık nedeniyle bedeni normal gelişim seyri izleyememişti. Okulda olsun mahallede olsun, bu özelliğinden dolayı mahallenin çocukları oyunlara pek dahil etmezlerdi. Mert de oynamaktan ziyade, izlemeyi yeğlerdi. Çünkü bazı arkadaşları oyun sırasında, kaza süsü vererek kasten çarparlar ve yere düşürürlerdi. Bunu fark ettiğinden beri top oyununa dahil olmazdı. Bir tek topa değil ki, dokuztaş, uzun eşek, yakar top, cıncık (misket) aşık oyunlarına da katılmaz, izlemekle yetinirdi.

Arkadaşlarının bu dışlayıcı tavrını çok da önemsemezdi ama, fırsat buldukça, kendiliğinden gelişmemişse fırsat yaratarak kendini hırpalamalarını, hatta dövmelerini hazmedemezdi. Böylesi tatsız olaylardan sonra bir süre uzak durur, dövmelerinden korksa da yine yanaşırdı onlara. Ama bir değil beş değil, bıkmıştı. Yalnızca canı değil, ruhu da acıyordu bu kavgalarda. Korkusunu zayıf, çelimsiz olmasına bağlasa da gururunu rencide eden duygudan rahatsız olurdu. Birkaç kez annesi görmüştü Mert’i döverlerken ve gidip çocukların annelerine çatmıştı.

Mert, babasının duymasından kaygılanıyordu; duyarsa büyük kavga çıkar, kötü şeyler olurdu. Bir defasında evlerinin önünde kavgaya tutuşan babasının burnundan sızan kanı görünce, yüreğinden, duygularından bir şeyler kopup gitmiş, kahrolmuştu. Bu yüzden yalvarır,

“Anne, babama söyleme n’oolursun!” derdi.

En büyük belalısı Eren ile Yusuf’tu. En çok onlar hırpalar veya döverlerdi. Aslında mülayim bir çocuk olan Haydar -ki, yaşına göre oldukça iri yapılıydı- da diğerlerinden pek geri kalmazdı.

Bir gün yine Adil bakkaldan gaz almış geliyordu. Evlerine on beş yirmi metre kalmıştı ki, bu defa, Şaban’ın kardeşi Sebahattin çıkmıştı karşısına. Durduk yere çatmış, hırpalamaya başlamıştı. Yerler kaygandı ve Mert soğuktan kaskatı kesilmiş, zaten ayakta zor duruyordu. Bir iki itişmeden sonra Mert karlarım üzerine devrilmişti. Bir yeri acımamıştı ama şişeden karların üzerine akanın gaz değil de yarasından akan kanı gibiydi. Belki de gaz yağı alacak başka paraları yoktu; belki de sobayı yakamayacaklar ve soğuktan titreyeceklerdi, belki de annesi kendisini suçlayacak azarlayacaktı. Şişedeki gazın bir kısmı da böğrüne döküldü. Elbisesinin yıkanması gerekliydi ve bu da bir sorundu.

Sebahattin’e gücünün yetmesi mümkün değildi. Ama yine de hışımla saldırdı, bir yerlerine birkaç yumruk attı. Burnunda şiddetli bir acı hisseti ve yeniden karların üzerine yuvarlandı. Gömleğinin yakasından içine dolan karlar içini titretti. Sabahattin zafer kazanmış edayla uzaklaşırken Mert boş şişeyi eline aldı ve ağlayarak evin yolunu tuttu, kendini dövmelerinden sonra neler hissettiklerini merak etti. Hiç mi acımazdı bunları içi! Yaptıklarından utanmazlar mıydı?

Mert yanılmıştı; annesi onu suçlamadı, azarlamadı. Sönmeye yüz tutmuş sobanın yanında gazlı elbiselerini çıkardı, başka elbiseler giydirdi. Annesi gidip durumu Sabahattin’in annesine anlattığında:

“Bunda büyütülecek ne var anam, çocuk onlar, bir dövüşürler bir barışırlar” demişti duyarsızca ve fütursuzca.  Annesinin:

“Senin beygir kadar çocuğunla benim el kadar çocuğum bir mi; hiç mi vicdan terbiyesi vermediniz!” demesinin bir değeri yoktu. Kadının yüzündeki ifadeye bakılırsa, oğlunun ‘yiğit’liğinden haz duyduğu okunabilirdi.

Kış bitmiş bahar gelmişti. Mayıs ayının sonlarıydı. Meyan köküne biyam derlerdi. Eren, Yusuf, Selahattin ve Haydar, Mert’e:

“Biz mezarlığın arkasındaki tarlalara, biyam ve fiğ toplamaya gidiyoruz, gelsene” demişlerdi.

Mert, bir yandan gitmek istiyor, bir yandan da kendisini mahallenin dışına, kimsenin olmadığı yere götürerek dövmelerinden korkuyor, onlara güvenmiyordu. Yine de,
“Gelirim ama size güvenmiyorum. Sırf gücünüz yettiği için beni dövüyorsunuz” demişti.           Ötekiler yemin-billah, dövmeyeceklerinin güvencesini verdiler. Fötrlünün oğlu Haydar,

“Korkma lan, ben varım seni dövdürmem,” demişti.

Çok da ikna olmamıştı ama, katıldı onlara, yürüdüler, on beş yirmi dakikada mezarlığın arkasındaki tarlalara geldiler. Ellerindeki değnekle toprağı kazıyor, biyamları söküyorlardı. Mert de buldu birkaç biyam; diğerlerininki parmak kalınlığındayken, onunkiler kalem gibi incecikti. Olsun. Tat aynı tattı nasılsa. Çocukların hepsi gibi Mert de ceplerini ve gömleğinin içini fiğle doldurdu ve mahalleye dönmek için yürüdüler. Az biraz gelmişlerdi ki Eren, sesine tehditkâr tını vererek,

“Eee, Mert Efendi, ver bakalım topladığın o biyamlarla fiğleri!” dedi.

“Niye verecekmişim ki, onları ben topladım!” dedi Mert.

Onların niyetlerini anlayınca zaman kaybetmeden olanca gücüyle mahalleye doğru kaçmaya başladı. O kaçtıkça diğerleri arkasından taş atıyorlar, gelen taşlar kafasının üstünden kulağının dibinden geçip gidiyordu. Bir tanesi omuzuna geldi ve hayli acıttı.

“Yetti lan artık! Ben bunun acısını sizden çıkarmazsam bana da Mert demesinler!” dedi içinden.

Birkaç gün sonra mahallenin çeşmesinden su içerken Fötrlünün oğlu Haydar geldi, çok da huyu olmamasına rağmen Mert’e sataştı, iteleyerek kıç üstü yere oturttu. Dem bu demdi; yerden aldığı taşla olanca gücüyle,

“Yeter laaannnn!” diye haykırarak Haydar’ın kaşının üzerine vurdu. Haydar, “Oy anammmm!” diyerek yere yığıldı.

Çeşmedeki kadınlar bağırış çağırış arasında Haydar’ı yerden kaldırıp akan kanı durdurmaya çalışırlarken, Mert kenara çekilip olanları izlemeye başladı. Kim haber verdiyse Haydar’ın annesi Makbule, panik içinde geldi. Yalnızca kaşının üzeninin kanadığını, vahim bir durum olmadığını görünce,

“Kim yaptı bunu?” diye sordu.
“Fuat’ın oğlu,” dediler.

İşlerin kötüye gittiğini gören Mert kaçarak evlerine gitti.

Bu taş meselesi çok iyiydi. Sataşan olursa Haydar’a yaptığını onlara da yapacaktı.

Günler sonra evlerinin önündeyken kendisine kötülük eden mahallenin çocukları geldiler ve top oynayacaklarını, isterse kendisinin de oynayabileceğini söylediler. Ortada top falan yoktu. Mert,

“Yalan söylüyorsunuz. Güya beni buradan uzaklaştırıp döveceksiniz. Gelmiyorum,” deyince,
 “Bırakın şu korkağı be!” diyerek tahrik etmeye çalıştı Yusuf.

Oysa Mert, Haydar olayından sonra özgüvenini bulmuştu. Artık cebinde sürekli taş taşıyordu. Konuşurken sesinde korkunun belirtisi yoktu.
 “Kör Yusuf, kaşınma, seni de Haydar’a benzetirim, haberin olsun,” dedi.
Mert’in böyle korkusuzca konuşmasına şaşırdılar. Bir şey yapacağına ihtimal vermeyen Yusuf Mert’in üzerine yürüdü. Yanına yaklaştığında cebinden çıkardığı taşı, tıpkı Haydar’a vurduğu gibi Yusuf’a da vurdu.

Yusuf ağlayarak yere kapaklandı. Mert hepsinin birden saldırabileceğini düşünerek bahçelerine kaçtı.

Kafası fındık gibi şişen Yusuf,

“Kaçmasana lan korkak,” dedi dedi gözyaşları arasında.
“Sizden korkmuyorum ama kavga etmek de istemiyorum.”
 “Delikanlı adam kaçmaz,” dedi Eren.
 “Delikanlı olanlar sürüler gibi dolaşıp gücünün yettiğine saldırmaz,” diye karşılık verdi Mert ve “Bundan sonra kim sataşırsa sonu bu olacak,” dedi keyifle.
O günden sonra sataşan olmadı. Bir süre sonra da babası evlerini sattı ve başka mahalleye taşındılar.

Odur budur, ne zaman korkuyla yüz yüze gelse olsa eli cebine gider, taş var mı diye yoklardı.

Raif Zor
İğde Dalı

İğde Dalı

Uzunca bir yokuş vardı. Parke taşlı. Bana uzun geliyordu belki de; küçüktüm, kısa pantolonla gezdiğim yıllar. Sekiz-on yaşlarında. Ne güzeldi o günler. Ören yerleri, bağlar, bahçeler, ağaçlıklı, gölgelik boş arsalar. Mahallede arkadaş çok... Mahalleli çok!..  Hısım-akraba sanırsın hepsini. Dar sokaklar, birbirini gözetlercesine birbirinin içine bakan evler. Kiremitlerini sayabilecek kadar yakın, samimi; iki, üç katlı ahşap evler. O evlere şimdi köşk diyorlar, malikâne diyorlar, dubleks, tripleks diyorlar. Bizim için sadece ev’di hepsi… Konak dendiğini biliyor, köşk dendiğini hatırlamıyordum. Köşk dediğin paşada, padişahta olurdu. Dediğim gibi; ev’di hepsi.

Uzatmayalım; mahallemiz, bildiğiniz mahalleydi işte. Cumhuriyet İlkokulu'ndan yukarı çık, Kuyulu Camisi'ni geç, merdivenli sokak... Hani, oturaklı kızak kaydığımız yokuş...

Ve komşularımız… Güzel komşularımız…

Güzel kızlar, kadınlar, yakışıklı delikanlılar, afili beyler, kravatlı efendiler, güngörmüş yaşlılar, dedeler, nineler, mini mini bebeler… Küçücük dünyamızın küçük- büyük insanları; komşularımız… Hele hele üniformasız bekçilerimiz; ağabeylerimiz!.. Filmlere, romanlara, hikâyelere konu olmuş; gece gündüz demeden mekânlarından mahalleyi gözetleyen, ceketi omzunda olmasa da meccanen mahalleyi ve mahalleliyi koruma-kollama-gözetleme görevi yapan ağabeylerimiz!  O ağabeylerimizin gözetleme kuleleri: Kahvehanelerimiz!  Masaya attığın iskambil kâğıdı seçilemeyecek kadar sigara dumanına boğulmuş, tavşankanı çaylarıyla meşhur kahvelerimiz…

Ya -yarışmalara katılmasalar da- birbirleriyle güzellikte yarışırcasına güzel, endamlı, süslü ablalarımız! Ama bir tanesi vardı ki ‘Fahriye Abla şiiri’ ona yazılmıştı sanki. “Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden…”

Asıl baygın olan bizlerdik. (Abilerden sonra tabi.) Aygın; baygın…Ezberimizdeydi o mısra: “Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye abla!” Cumbadan göründüğünde kaş-göz çalışırdı; ‘Baksana, çıktı!’ O yürürken ‘iğde dalının salınışı gibi’ derdi Servet Abi.  Aramızda ‘İğde Dalı’ kaldı adı. Güleçti. Önümüzden geçerken hep gülümserdi: ‘Al lan beni; anana inat, varacam sana! Hadi al artık!’ Kıpkırmızı kesildiğimi hissederdim. İfrit olurdu Servet abi. “Ah ulan, ah! Bana dese de, kapıp kaçırsam bi gün!”


Yokuştan inişi seyre değerdi mahallenin küçük yaramazları olan bizler için bile.
Başını yerden kaldırmadan, ayakkabısının ökçelerini kırmadan yürümeye çalışması taşı incitmemek için yürüyor hissi veriyordu. Servet abi buna ‘keklik gibi sekiyor’ derdi.  Bir de Cumartesi günü sinemaya giderse 14,30 matinesine… Şıp! Servet abi orda. Filim önemli değil. Zaten filmi değil, İğde Dalı’nı seyretmeye giderdi.

Erkekler ayrı tarafta otururdu sinemada. Aynı havayı solumak bile haz veriyordu Servet Abi’ye. Yanına dahi yaklaşamıyordu; biliyoruz ama o, ne masallar anlatırdı çıkınca.

“Haftaya Zeki Müren’in filmi var; beraber ona gideceğiz.”

Zeki Müren’in filmi varsa kadınlar kaçırmazdı zaten. Ama İğde Dalı’nın Servet Abiyle gideceğine kimse inanmazdı.  İnanmış gibi yapardık hep. Yine öyle yaptık.

Servet abi kunduracıda çalışıyordu. Biz onun çömezleri gibiydik mahallede. Briyantinli saçları, geniş paça pantolonu, kocaman tokalı kemeri hep ilgi alanımızdı. Ona benzemek için onu taklit ederdik. Taklit ederdik yanlış olur; özenirdik ona. Bu yaşta ne onun gibi briyantinli saç, ne bol paça pantolon giyebilirdik. Saçlarımız ise üç numara… Bizi kollayıp gözetmesi, bizim onun gibi olmaya çalışmamız… Biraz mahalle abisine özenti, biraz anlatacak heyecanlı konular… E, bizim de anlatacak masallarımız oluyordu böylece mahallede yaşıtlarımız arasında. Servet abi mahallenin Ayhan Işık’ı idi. Ahmet Tarık Tekçe ve Hüseyin Baradan’dan mahalleyi kollamak, koruyup gözetmek onun göreviydi sanki. Hele İğde Dalı’nın etrafında kuş uçsun istemezdi. Bizden rakipleri hakkında jurnal beklerdi. Onun hafiyeleriydik. İğde Dalı Uzunçarşı’dan aşağı salınmaya başladı mı, hafiyelerinden biri kunduracı dükkânının önünde biter; ya ‘İğde Dalı’ ya da ‘keklik’  diyerek Servet abiyi uyarırdık. Önlüğünü attığı gibi dükkândan fırlardı Servet abi:

“Gene nereye gider bu kız!”

Kükrer gibi.

Kız, dükkân dükkân dolaşır; bizim jön ise peşinde, vitrinin dışından olan biteni seyrederdi camda saçlarını düzelterek. Dört parmakla saçlarını tarar gibi düzeltirdi. Üç numara tıraşımızla bile o hareketini tekrarlardık arkadaşlar arasında. Kolunu bir atışı vardı ki saçlarını eliyle tararken. Öf ki öf! Bayılırdık. Dedim ya; her hareketine özenirdik.

Fakat bize öyle gelirdi ki ‘kızın Servet Abi’de ne gönlü vardı; hatta ne de ondan haberi! Biz yine de masallarını dinliyorduk can kulağıyla. Sanırım o zamanki aklımızla hovardalık öğrendiğimizi sanıyorduk. Bir de olmasını arzuladığımız bir masal, bir film gibi hoşumuza gidiyordu bu.

                                                                ***

Genç Hafiyeler (Servet Abi bize öyle diyordu) olarak acı gerçeği hangimizin söyleyeceği hakkında uzun tartışmalardan sonra Servet Abi’yi bir Pazar günü kahveden çağırmak ve jurnali iletmek bana düştü yine: Düğünlerde türkü söyleyen başka mahalleden bir delikanlı İğde Dalı’na ilgi duyuyordu. Mahallenin kadınları uzun zamandır bildikleri bu haberi biz çocuklardan saklıyorlarmış meğer. Bir düğünde tanışmışlar. Çarşıdaki bir pastanede buluştukları dahi konuşulur olmuş kadınlar arasında. Hatta kızın da gönlü var gibiymiş ama ailesi kabul etmiyormuş. ‘Davulcuyla zurnacıya kız mı verilir’ diyerek. Bu haberlerin ne kadarı doğru, bilmiyorduk ama Servet Abi kudurdu duyunca.
“Nasıl olur, lan! Vururum o pisliği! Öldürürüm billah!”

Durup durup “Öldürürüm ikisini de!” diye haykırıyordu.

Biz sus-pus; köşeye büzülüyorduk. Ateş fışkıran gözlerle bize baktıkça suçluymuşuz gibi kenara köşeye büzülüyorduk.

Servet Abi kızıp köpüredursun; bir süre sonra, bizden önce daha kötü bir haberi kendisi almış: ‘Kız, delikanlıya âşık. Türkücü kızı kaçırmış ve Evlenme aşamasındalar.’

Bu defa Servet Abi mahallenin namusu için peşlerinden gitti. Mahallenin namusu için mi, kendi namus meselesi yaptığı için mi, racon gerektirdiği için mi, bilinmez.

Günlerce sürdü arama. Ne polis, ne jandarma, ne ailesi, ne de Servet Abi’nin araması netice verdi. Sonunda Servet Abi sanki mahalleyi terk etti. Kimseden yardım istemedi, kimseyle görüşmez oldu, uzun bir süre evine kapandı, kahveye, arkadaşlarına bile uğramaz oldu. Istırabıyla baş başa kaldı. Hayata, her şeye, herkese küstü.

Günler sonra jandarma ‘izlerini buldu’ dediler. İzlerini diyorum, çünkü İğde Dalı ‘kendi isteğimle geldim’ deyince ailesine durumu haber vermekten başka yapılacak bir şey yokmuş. Öyle dediler.

“Vuracağım onları! Öldüreceğim ikisini!” diye bağırıp çağırdı Servet Abi kahvede ve atladı trene peşlerinden gitti.
Yine bir hafta kadar geçti. Servet Abi’den de, İğde Dalı’ndan da, Türkücü’den de haber alınamadı bu zaman zarfında. Bütün mahalle merak içindeydi. Kadınlar toplantılarında, erkekler kahvelerde türlü senaryolar üretmekteydi. Servet Abi’nin kulağına gitmesin ama mahallede ‘kızın ailesi inat etmesin artık’ denmeye başlandı bile. Dedi-kodu mekanizması çalışmaya başladı. Türkücü’yle kızı öldürdüğü falan söyleniyordu. Servet Abi’yi her açıdan gözden çıkarmışlardı anlaşılan.

Tam ‘anlaşılan gözden çıkarmışlardı’ dediğimiz sırada indi trenden Servet Abi. Türkücü ile İğde Dalı yanındaydı. Şaşırıp kaldık. Çarşıda pastaneye girdiler birlikte. Servet Abi mahalleye girdiğinde korkudan ağzımız kurudu. Yalnızdı.

“Eyvah! Vuracak ikisini de!”

Önce kahveye girdi. Başka birisi gibiydi. Bakışlarını tanımaz olmuştuk dışardan kahveyi gözetlerken. ‘Kesin vuracak! Tabanca almaya girdi oraya’ benzeri laflar duyuyorduk. Bir sigara içti. Kimseyle konuşmadı, kimseyi yanaştırmadı yanına, kimseye selam bile vermeden bir süre öylece sigara ve çayla donuk donuk baktı yere.

Bir ihtiyara doğru seslendi: “Hacı Amca!” Ve ekledi: “Kalk, şu kızın evine gidelim. Ailesiyle görüşeceğim.”

İkiletmedi Hacı Amca:

“Peki, evlat.”

Kahveyi, kahvedekileri ve camdan içeriyi izleyen bizleri nasıl tarif edebilirim size? Bir şey anlamadık ki!

Evin etrafında bekleşen jurnalcilerine (yani bizlere): “Pastaneden alıp gelin ikisini!” dedi. Ne demekti bu? Buz kesildik. Biz getireceğiz. Servet Abi vuracak. Çömezleri olarak biz de bu yaşta onunla birlikte suça ortak olduğumuzdan hapse mi gireceğiz?

Kaçmak istedik; “Aile affetti!” dedi. Kimse anlamadı bunun anlamını. Biz de! Aile affeder, Allah bile affeder. Servet Abi affeder mi ki?! Tedirgindik. Hiçbir şey anlamamıştık. Sevinsek mi, üzülsek mi bilemeden pastaneye koştuk.

Yine keklik gibi sekerek geldi İğde Dalı. Türkücü’nün koluna girmişti. Yakışıyorlardı birbirlerine ama bizim gözümüzde ona en yakışan Servet Abi olacaktı. Filmin jönü Servet Abi olmalıydı.

Boynu bükük yürüdük arkalarından İğde Dalının salına salına yürüyüşünü seyrederekten.
Ne oldu evin içinde, ne konuşuldu, Hacı Amca mı konuştu, Servet Abi mi, silah mı, silahlar mı, bilmiyoruz. Hiç gürültü patırtı da gelmedi evden. Epey bir zaman sonra Servet Abi ile Hacı Amca çıktı, konuşmadan hızlı adımlarla köşeye doğru gittiler. Yüzlerinden sevinçli mi, üzüntülü mü olduklarını anlamak mümkün değildi. Köşeden sonra kayboldu ikisi de. Bütün mahalle, kahvedekiler de dâhil; gecenin geç vaktine kadar sadece yorum yaptık. Ortak zannımız şuydu: ‘Evde herkesi öldürdü. Hacı Amca’nın konuşmasını da yasakladı ki; adam ağzını açmadan evine gitti.’

***

Sabahı zor etti mahalleli.

Kahve geç açıldı o sabah. Akşamki yorumlar çeşitlenmişti. Her kafadan bir ses… Radyo dahi açılmadı. Çıt yoktu. Sessizce çay, kahve, sigara içilmekteydi. Taa ki Hacı Amca kahveye gelene kadar. Jurnalciler olarak okulu kırmıştık. Ders dinleyecek halde değildik. Üstelik meraktan ölüyorduk.

“Oh be!” diye adeta haykırdı kahvedekiler sonunda. Sevinçle bağrışıyorlardı. Kahveci coştu: “Çaylar, kahveler benden!” Dayanamadık, ilk ve son defa kahveye daldık:
“N’olmuş amca?”
“Hadi, siz okulunuza! Her şey yolunda!”

Rahatladık diyemem ama korkmamız gereken bir şey olmadığını anlamıştık. ‘Şimdilik bu kadarı yeter’ diyerek çıktık kahveden.

Rahatlamasına rahatlamıştık ama o günden sonra ne mahallede, ne kahvede, ne çarşıda, ne kunduracı dükkânında Servet Abi’yi gören olmadı. Ne zaman ve nereye gittiği hakkında her zamanki gibi herkes bir şey söylüyordu. Gerçek şu ki; bizim Ayhan Işık, Ahmet Tarık Tekçe, Hüseyin Baradan beklerken Önder Somer’e yenilmişti. Bunu kabullenemezdi; ihtimal ki; şehirden bile gitmişti. Bir daha gören olmadı.

***
Günler sonra öğrendik: Servet Abi bakar ki kız türkücüyü istiyor. Bağrına taş basarak, mahalleli ve kızın ailesini ikna etme ağabeyliğini üstlenmiş. Tutmuş kollarından ikisinin de “Ben anlatırım; hallederim ben!” deyip, alıp gelmiş kaçtıkları yerden. Varmış kızın ailesine Hacı Amca’yla “Bu böyle olacak! Olmalı!” deyip, kestirip atmış. Aile ‘gık’ bile demeden “Peki” demiş. Demiş ama Hacı Amca’nın anlattığına göre bir ağlamadığı kalmış bizim Ayhan Işık’ın. Kendini zor tutmuş o evde. Ve “Bu çocuklar size emanet. Kılına zarar gelmesin.” diyerek işaret etmiş: “Hac’amca, hadi gidelim.”

Kalkmışlar.

Servet Abi, İğde Dalı, Türkücü, Hacı Amca, hatta biz jurnalciler için bile uzun süre ne masallar anlatıldı, bilseniz, mahallede. Hâlâ da anlatılmakta… Kitaplara sığmaz dedi -kodular var.

Hangisini anlatayım…

Ne fayda; olan Servet Abi’ye oldu. Mahallenin hem yakışığı, hem yakışıklısı gitti. Tadı-tuzu gitti. Bizim idolümüz gitti.

Ne fayda!

***
Çıktım iğdenin dalına
Dal kırılıverdi
Vardım yârin yanına
Yar darılıverdi
**
İğde dalı gevrek olur
Basmaya gelmez
Elin kızı nazlı olur
Küsmeye gelmez

Mehmet Ünal Taşpınar

27 Mart 2020

Koca Seyyid

Koca Seyyid



Ona "Koca Seyyid" derlerdi. Uzun boylu, heybetli ve sert bakışlı bir adamdı. Çocukluk ve gençlik yıllarında güreş tutardı, sırtını yere getiren olmamıştı. Çalışkan adamdı, dört beş ırgatın biçtiği çayır tek başına biçerdi. Sürekli belinde tabanca taşır, iyi at biner ve silah kullanırdı.

Yıllar su gibi akıp gitti, Koca Seyyid altmış yaşına geldi. O artık yaşlı bir adamdı. Saçı ve sakalı kar beyaz olmuştu. Bu yaşına kadar önemli bir hastalık geçirmemiş, hiç hastaneye ve doktora gitmemişti. Yaşlı adam son günlerde hastaydı. Başı dönüyor, gözleri kararıyordu ve halsizdi. Oğlu Murtaza;

"Baba hastaneye doktora gidelim." deyince,
"Önemli bir şeyim yoh, helbet geçer" diyordu.

Mevsim kış, havalar soğuk ve ayazdı. Yaşlı adam karısı Gülistan’ı yanına çağırdı:
"Yatağımı sobanın yanına ser, üzerimi sıkı sıkı basır, sobayı da sabaha kadar yak, men eyi terlersen eyileşerem." dedi.

Yaşlı adamın söylediği yapıldı, sabaha kadar terledi, birkaç gün geçti ama iyileşmedi.

Yaşlı adam karısı Gülistan’a kaz pişirmesini, yanında ekşili erik hoşafı da olmasını istedi. Kaz eti yerse iyileşeceğini düşünüyordu. Söylediği yapıldı, yaşlı adam doyana kadar kaz eti yedi, birkaç gün geçti hala iyileşmedi. Bu kez de oğlu Murtaza’yı yanına çağırdı:

"Bir koyun kes, anan da tandır da kızartsın, men koyun eti yiyersem eyleşerim." dedi.

Yaşlı adamın istediği yapıldı, koyun kesildi, tandır kızartıldı, yaşlı adam doyana kadar kızarmış et yedi, birkaç gün geçti ama iyileşmedi. Oğlu, ısrarlarına başladı:

"Hastaneye gidelim, doktora gidelim." Diye ısrarcı olunca çaresiz kabul etti. Ertesi gün Kars Devlet Hastanesine gittiler. Muayene eden doktor, röntgen ve bazı tahliller istedi. Çekilen röntgen ve yapılan tahliller alındıktan sonra doktorun yanına gittiler. Doktorun odasına girince, orta yaşlı ve gözlüklü doktor, yaşlı adama ve oğluna sandalyeleri göstererek oturmalarını söyledi. Önce röntgen filmini ışığa tutarak dikkatle inceledi, sonra analiz raporuna göz attı ve yaşlı adamın yüzüne baktı.

"Seyyid amca sende şeker hastalığı var."

Yaşlı adam bu yaşına kadar bu hastalığı hiç duymamıştı, nasıl bir hastalık olduğunu bilmiyordu.

"Ay tohtor (doktor), ay balam o nedi (o nedir)?"
"Şeker hastalığı yani diyabet."

Doktor eline kalem kâğıt aldı, bir şeyler yazdıktan sonra:

"Seyyid Amca, sen hem yaşlısın hem de kilolusun bu yüzden senin için acil önlemler almak gerekiyor. "
"Ay tohtor (doktor) ay balam ne ğayıracayıh (ne yapacağız)?"

Doktor reçeteyi uzattı:

"Bu ilaçları kullan, artık tatlı ve tuzlu yemek de yok. Hemen diyete başlamalısın."
Nancari elliyejem (nasıl yapacağım)?"
"Her öğünde çeyrek ekmek ve biraz salata diyeceksin. Ara sıra bir tas çorba içebilirsin, yağsız ve tuzsuz olacak. Ayrıca kaz eti, kuzu eti, tereyağı, bal, kaymak ve peynir yemek yok. Diyet yapacaksın ve zayıflayacaksın."

"Ay tohtor (doktor) ay balam; men bu yaştan sonra ne yiyejem (yiyeceğim), çayıra gidip mal kimin (mal gibi) otlayajam (otlayacak mıyım) mı?"


Ömer Kına

02 Mart 2020

Kekeliyorsunuz

Kekeliyorsunuz

Neden öyle bakıyorsunuz yüzüme?
Bilerek açmadım ki kapıyı.
Evin içinde unutuyorum, saçlarımın olmadığını.
Aynanın önünden geçerken ya da dokununca farkına varıyorum.
Yüzünüz buruştu, korkudan mı? Yapmayın, çok incinirim sonra.
Çok sıcak, atlet buluz ondan.
Geri adım atmasaydınız keşke.
Fark ettiniz demek, memesiz olduğumu.
Öldürüyorsunuz şimdi beni.
Bulaşıcı değil görünüşüm.
“Bilmiyordum” derken kekeliyorsunuz.
Ben biliyor muydum sanıyorsunuz?
Artık kekelemiyorum bakın.
“Sizi rahatsız etmeyim” diyorsunuz.
Bu sözünüz rahatsız etti şimdi beni.
Buyurun, içeriye geçin, bir kahve yapsam size. 
Konuşsak, öylesine.
Dedikodu da yaparım, bu kafayla.
Falınıza bile bakarım.
İnanın güzel gelecekler kurarım size, fincanın içinden.
Belki siz de bana dışarıdaki insanlardan bahsedersiniz.
Koşuşturduklarından, hiçbir şeye yetişemediklerinden, yorgunluklarından...
Siyaset bile konuşabiliriz. Elimde kalan kelimeler, izlediğim görüntüler yeter buna.
O adam da hasta olmuş, ayağa kalkabilirse belki düzelir bundan sonra.
Bakarsınız özür diler öldürdüğü otuz dört kişiden.
Bu utançla ülkeye demokrasiyi bile getirir. Ya da ölüp gider.
Biraz yalandan da olsa umut etsek, kötü mü olur?
İsterseniz küfür de edebiliriz. 
Oh! Rahatladık deriz. Güleriz sonra. Ardından okkalı bir küfür daha ederiz.
Üstüne bir de çay yaparım.
Kek yapamam ama.
Mide bulantılarım henüz geçmedi.
Belki siz bana ekşili şehriye çorbası yaparsınız.
Siz neden midenizi tuttunuz şimdi!
“Bir şeye ihtiyacınız” olursa mı?
Size ihtiyacım var.
Kekelemeyin artık.
Toplayın yüzünüzü gözünüzü.
“Gitmeliyim, ocakta yemeğim var.
Anlıyorum sizi. Çok işiniz var.
Neden kapımı çaldınız öyleyse.
Bilmediğiniz bir şey var, ama.
Saçlarım, kaşlarım, kirpiklerim uzayacak.
Memelerim uzamaz artık. Olsun.
“İyi günler.”
Durun yaşıyorum ben.
Ah! Sizde mi inandınız öleceğime?
Yaşama karıştığımda, size açmayacağım bir daha kapımı.
İyi günler sizin olsun, benimki elimde…

Tekgül Arı

İlk Yayın: Artcıvıc Edebiyat Sinema
Totaliter Bıyık

Totaliter Bıyık


    
O gece itham edildiğim suçu hiç kimseye anlatamadım. Aslında günbatımından sonra şiddetli rüzgârların esir aldığı bu ücra mı ücra, deyim uygunsa uzak bir bozkıra fırlatılmış bu kasabadaki herkese anlattım da dönüp bakan bile olmadı. Ne yaparsın, ben de çok basit bir mantık yürüttüm. Ya suç diye anlattıklarım bir hayal ürünüydü, (gerçekdışı da denilebilir. Çünkü burada hayal kurmak hakikatlerden uzak düşmek olarak anlaşılırdı. Bu yüzden kimin yüzüne baksanız, hayal kurmanın gereksizliğinin haykırıldığını görürdünüz.) ya da benim dışımdaki herkes duyarsızdı. Belki de anlattıklarımda kimse olağandışı bir şey bulmuyordu. Bir kaderdi bu. Bütün kasaba da bu kadere çoktan boyun eğmişti. İnsan değiştirmek istediği bir şey için harekete geçerdi. Söz konusu kader olunca yaprak bile rüzgârın üfleyişiyle ortaya çıkacak salınışa direnirdi… Ama yaşadıklarımın içten içe merak edildiğini de hissediyordum. Aslında susarak beni konuşmaya kışkırtıyorlardı. Ben ise birkaç cümleyle etrafa saçtığım bu olayı, bir hikâye olarak anlatmaktan korkuyordum. Oysa görüldüğü üzere kendimi tutamadım. Öyle hikâyeler var ki, siz onun yakanızdaki ellerinden kurtulmaya çalıştıkça, o kendini anlattırmak için daha çok gözlerini karartır. Zaten benim derdim de anlatıp, üzerimdeki yükten, yakamdaki inatçı ellerden kurtulmaktır. Eğer anlatmak gibi bir icat olmasaydı, tımarhaneler de olmazdı. Çünkü herkesin çıldırdığı bir yerde, tımarhane inşa etmek kimsenin aklına gelmezdi. (Tımarhaneleri icat eden akıl da tımarhaneliktir de, başıma gelenleri bir an önce ortaya dökmek için sabırsızlığım durmadan beni dürttüğü için kısa kesmek zorundayım.) Aslında içim çelişkilerle tıka basa dolu. Anlattıklarımın kime ne yararı olacak? Bunu ben de bilmiyorum. Bilmediğim için de hikâye etmeye mecburum. Hiç kimse gerçeğin su katılmamış haliyle başa çıkamaz. Galiba hikâye etmek gerçeğin katı yüzünü bir parça yumuşatıp, katlanılır hale getiriyor.

Üzerinden sanırım çok uzun bir zaman geçmedi. Belki iki, belki de üç yıl. Rüzgârın pencerede uğuldadığı bir gece yarısıydı. Kafamı yastığa koyar koymaz uyumuşum. Başlangıçta her şey bulanıktı. Ardından olup bitenlerin rüya mı, gerçek mi olduğundan uzun bir süre emin olamadım.

Yattığım odanın kapısı önce yavaş sonra hızlıca çalındı. Gece yarısı her şey insanı ürpertir. Bir kadının öpüşü bile. Her neyse, odanın kapısı gıcırtıyla sonuna kadar açıldığında, göğsüme bir yumruk yemiş gibi oldum. Gıcırtıya bir karaltı eşlik etti. Sonra da ikincisi. Güz yağmurlarının eli kulağındaydı. Onun habercisi o şiddetli rüzgârı bile duyamaz oldum o an. O kısacık anda, o iki karaltıya dış kapıyı kimin açtığını düşünecek gibi oldum ama bir adım ötemde duran birinci karaltı düşüncemi tutup yere çaldı. Sesinin rahatlığı içimdeki ürpertiye adeta benzin döktü. Sonra da el fenerini gözlerime tuttu. Kör olsaydım daha iyiydi. Yoğun ışıktan başka bir şey göremez oldum.

-Bu odanın ışığı nerede?
Kapının orada dikilen ikinci karaltı, uzanıp elektrik düğmesine bastı. Adam hala el fenerini gözüme tutmaya devam ediyordu.
-Kimsiniz? Diyebildim titreyen sesimle.

Cevap bekleyecek bir umut da yoktu galiba içimde. Birinci karaltı el fenerini gözlerimden çekip söndürdü. Tepemizde yanan sarı ampule bile yabancılaştım bir an. Bu yüzden bu iki adamdan ‘karaltı’ diye söz etmeye devam edeceğim.

 -Kim olduğumuzu tahmin ettiğini düşünüyoruz.
Haklıydı. Kim oldukları apaçık ortadaydı.
-Yine de kanun gereği söyleyelim. Biz Toplum Güvenliği’nden geliyoruz.
Sesi giderek üzerimde yatıştırıcı bir etki bırakıyordu. Bunu o an düşünecek durumda değildim.

-Anlayacağın Polisiz.
Tebessüm eder gibi oldu ama sonra ne düşündüyse kendini toparladı. İkinci karaltı gelip başucuma dikilmişti:

-Hakkında dört ayrı ihbar var.
-Yani dört ayrı suç işlediğimi mi söylemek istiyorsunuz?
-Tek suç, dört ihbar, dedi birinci karaltı.
-Belki bir yanlışlık var memur bey, dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak.
-Hiçbir yanlışlık yok. Tek bir yanlışlık varsa o da dünden beri suçun sana bildirilmemiş olmasıdır. Gerçi ihbarlardan sonra hakkında biraz araştırma yapıldı. O yüzden geciktik.
-Oysa ben bu akşam kahvehanede tam bir saat oturdum. Ne olduğunu bilmediğim suçumu, ben oradayken de gelip söyleyebilirdiniz. Gecenin bu vakti…
-Meraklanma, suçunu elbette söyleyeceğiz.
Yatağımda oturur halde olduğumu da unutmuştum o ara.
-Giy şu elbiselerini önce.

İkinci karaltı karyolamın ayaklarının dibindeki elbiselerimi uzattığında hiç de acelesi yokmuş gibi gözlerime baktı. Ama bakışları bütün ifadelerden arınmış haldeydi.

Elbiselerimi giyerken suçumu düşünüyordum. Kimse işlediği bir suçun yüzüne vurulmasını istemez. Oysa ben bana henüz tebliğ edilmemiş suçumu bilmek için sabırsızlanıyordum. Son iki günümü hızla gözlerimin önünden geçirmeye çalıştım. Zaman kazanmak için de elbiselerimi giymeyi ağırdan aldım. Şimdilik Polis demekten tuhaf biçimde çekindiğim bu iki karaltı, sanki bu niyetimi sezmiş gibi bakıyordu bana. Kuzey rüzgârı yer yer boyası dökülmüş, ahşabı eskimiş pencereyi şiddetle sarstığında kendime gelir gibi oldum. Adamlar sanki acıyarak bakıyorlardı bana. Ya da bir an bana öyle geldi. Üzerimde olduğunu sandığım dikkatlerini dağıtmak için,

 -Suçumu bilmek hakkım değil mi memur bey? diye inledim. Hem size de yazık. Gecenin bu saatinde kim sırf bir insana suçu bildirilecek diye sıcak yatağından kalkar?
-Yatağımızdan kalkıp geldiğimizi kim söyledi? İkimiz de nöbetçiydik. Hem Toplum Güvenliği sıcak yataktan daha önemlidir.
-Ödümü kopardınız. Bunun nesi Toplum Güvenliği’dir?
-Senin gibilerin aklı buna erseydi zaten zamanı geldiğinde yüzüne vuracağımız suçu işlemezdin, dedi birinci karaltı.

Sanki bir kâbustu her şey. Bitmek bilmiyordu.
Biraz da susmayı denedim. Pencereyi titreten rüzgâr sanki tepemizdeki sarı ampulü de sönmenin eşiğine taşıdı bir an.
-Yanına alacağın bir şey var mı?
 -Hiçbir şeyim yok. Götürecekseniz ben hazırım.

Çivideki ceketi sırtıma geçirdim, kapıya doğru yöneldim. Birinci karaltı ne düşündüğümü anlamış gibi,
-Suçunu söyleme yetkimiz yok bizim. Hem zaten biz de bilmiyoruz.

Dış kapı ardına kadar açıktı. Galiba kilidini sökerek içeri girmişlerdi. Dışarıya baktım. Gördüğüm karanlığın gündüzü doğuracağına inanmak o kadar zordu ki o an. Rüzgâr şiddetle avluya doluştu.

Karanlıkta bahçe kapısının önünde duran arabayı zor fark ettim. Kollarımdan itip beni arabaya bindirdiklerinde yatışmanın ötesinde, bir rahatlık duydum içimde. Belki onlar da suçumu bilmiyor diye düşündüm. Artık bunun pek de bir önemi yoktu. Götürdüklerinde nasılsa suçumu söyleyeceklerdi. Yol dediğin beş dakika sürmezdi. Yine de sabaha kadar beklerdim suçumu öğrenmek için. Böyle bir şey için kimsenin acelesi olmazdı. Sabahın köründe, sırf ben merak içinde kalmayayım diye de, seni filan suçtan gözlem altına aldık diyecek halleri yoktu. Günlerce hiçbir şey öğrenemeden orada tutulmak düşüncesi ürpermeme yetti o an.

Adamlardan biri direksiyona geçti, diğeri ise yanıma oturdu. Hareket etmeden bir süre bekledik. Arabanın ışıkları sönüktü. Karanlıkta ne kadar oturduk, bilmiyorum. Artık motoru çalıştırsaydı da gitseydik. Ama aceleleri yoktu anlaşılan. Ben ceketimi giyerken, sehpanın üstünde, cüzdanımın yanında duran kimliğimi bana sormadan almışlardı. Direksiyonda duran birinci karaltı el feneriyle şimdi kimliğime bakıyordu.

Sokak lambalarının gönülsüzce titreştiği iki sokaktan geçip, caddenin başındaki bir köşede durduk. Belki birazdan sabahın ilk ışıkları, karanlığın içinden başını doğrultmaya hazırlanacaktı.

Kollarıma girerek, önünden her geçtiğimde kalp atışlarımda düzensizliğe yol açan o tanıdık iki katlı binanın kapısından içeri soktular beni. Galiba benden başka kimse yoktu. Ne kadar da şanssız bir insanım diye geçirdim içimden.

Beklediğimin aksine, beni dosyalarla tıka basa dolu dolapların olduğu aydınlık bir odaya aldılar. Masada başını kollarının üstüne koyup uyuyan biri vardı. Soldaki bir kapı küçük olduğunu tahmin ettiğim başka bir odaya açılıyordu. Konuşmalar ve klavye seslerinin birbirine karıştığını duyunca, o kadar da şanssız olmadığımı düşündüm. Başkaları da vardı demek ki. İnsan çektiği acının başkalarınca da çekildiğini görünce teselli buluyordu demek ki.

Oturmam için bir sandalye gösterdiklerinde içimin utançla ezildiğini hissettim. Beni getiren her iki Polis de (artık ‘karaltı’ dememe gerek yok bundan sonra) bir anda gözden kaybolmuştu. Sanki suçumu ebediyen öğrenemeyeceğim diye kaygılanmaya başladım. Diğer odadan gelen seslere bir süre kulak kabarttım. Konuşulanların tek kelimesini bile anlamıyordum.

Sandalyemde kıvrandığımın farkına vardığım bir sırada, iri yarı bir adam geçip karşıma, masaya oturdu. Önünde kabarık bir dosya duruyordu. Dosyayı o zamana kadar fark etmediğime hayret ettim. Adamın elinde dosyayla gelmediğinden emindim çünkü. Kimliğim de dosyanın yanında duruyordu. Adam önce göz ucuyla şöyle bir baktı.
-Beni buraya getiren memurlarınız bana suçumun ne olduğunu hala söylemediler.-Sabredersen ben sana söyleyeceğim suçunu. Daha doğrusu suçunu sen seçeceksin.
-Ama bana sadece bir suçtan söz etti memurlarınız. Seçmek demekle bana birden fazla suçumun olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?
-Biz buraya getirdiğimiz hiç kimsenin üstüne suç yapıştırmayız. Herkes suçunu kendi seçer. M. Kurban sen misin?
-Benim.
Bir gözü kimlikte, diğeri bendeydi.
-Ne zaman çektirdin bu fotoğrafı peki?
Kuşkuyla beni süzdü.
-Kimliğin verildiği gün.
-O kadarını ben de biliyorum elbette. Yazar burada. Ama bizim için senin vereceğin cevap önemli.
-Ben aslında sizin her şeyi bildiğinizi sanıyorum.

Sesimde sanki bir alay varmış gibi gizlemeye pek de gerek duymadığı bir öfkeyle baktı bana. Ardından dosyanın kapağını kaldırıp mırıldanır gibi konuşmaya başladı.

-M. Kurban. Sabıkasız. Ama birçok kez gözlem altına alınmıştır. Şimdiye kadar hüküm giymemesi idarenin hoş görüsünün bir sonucudur. Şahıs, yerel bir gazetenin güya muhabiridir. Arada bir yazdığı köşe yazılarının da sözde makale olduğu tespit edilmiştir. Medeni durumuna gelince; M. Kurban adlı kişi iki yıl evli kaldığı karısından birkaç ay önce bilinmeyen bir sebeple ayrılmıştır. Toplum Güvenliği’mizin gözlemlerine göre, bu süre zarfında kimseyle görünmemek için sanki özel bir çaba harcamıştır…
-Bana artık suçumu söyleseniz de evime gitsem.
Masanın en üst gözünden bir dosya çıkarıp, hızlıca göz atmaya başladı.
-Sana on beş dakikalık bir süre. Al bu dosyayı.
Benden ne istediğini anlamadığımı görünce devam etti.
-Bu dosya bir suç listesidir. Bu listeden kendine uygun bulduğun bir suç seçeceksin. Hangisini seçeceğin tamamen sana kalmış. Her ağzını açan, bizim kişi hürriyetine sınır koyduğumuzu bir marifet gibi tekrarlayıp durur. Oysa bunun gerçeği yansıtmadığını kendi gözlerinle göreceksin. Kendi suçunu seçme özgürlüğü bizim en parlak icadımızdır.

Konuşmak sanki gereksizdi. Ben de konuşmadım zaten. Uzattığı dosyayı doğallıkla aldım, alır almaz da sayfalarını karıştırmaya başladım.
-Ben tuvaletten dönünceye kadar karar vermiş olmalısın.

Gözlerimin karardığını belli etmeden sayfaları rastgele karıştırmaya devam ettim. Yazılara bakmıyordum bile. Adam kalkıp gidince bir ferahlık hissettim içimde. Sayfaların hepsi daktiloyla yazılmıştı. Sözünü ettiği suçların maddeler halinde yazıldığı sayfalar bir anda ilgimi canlandırınca, dikkatlice okumaya başladım.

“Suçun oluştuğu muhtelif hallerden bazıları: Yetkili kimseler temaslarda bulunurken, onları asık suratla süzmek, tebessüm etmekten kaçınmak, bir kötü niyet ve saygısızlığın ötesinde suçtur. Yetkili kimsenin hangi takımı tuttuğunu bile bile, karşıt bir takım lehine alenen tezahüratta bulunmak hüküm giymek için yeterlidir. Hükmün ne olacağı mahkemelerin keyfine bırakılmıştır. Basında yetkili kimselerin gözünün üstünde kaşı olduğu sıkça yazılıp çizilen bir husus olduğu herkesin malumudur. Kaşla gözle vaktini harcayan bir basının, yetkili kimselerin sözlerini aktarmayı ihmal edeceği aşikârdır. Borazanlık görevini her ne sebeple olursa olsun unutmak suçtur…”

Dosyayı okumamı isteyen iri yarı Polisin tepemde dikildiğini fark edince kendime geldim.
-Seçtin mi suçunu? On beş dakika çoktan doldu. İstersen süreyi beş dakika uzatayım.
-İstemem, dedim. Burada bana göre bir suç yok.
-İyi düşündün mü peki?
Bir an kararsızlığa düştüm. Bir tercihte bulunmadığım sürece, beni burada tutmaya devam edeceklerdi.
-Peki, tekrar bir bakayım, dedim, çaresizliğimi gizlemeye çalışarak.
-Ben yeniden tuvalete gidiyorum.

Yüzüne baktım. Hiç de alaycı görünmüyordu sandığımın aksine. Bir kez daha eğildim dosyaya. Sinirlerim yatıştıkça uyku gözlerimi ağırlaştırıyordu. Listenin sonundaki bir madde dikkatimi çekti. Belki de imdadıma yetişecek bir şeye duyduğum ihtiyaçtan orada durdum.

“Kasabanın birinci dereceden yetkilisinin attan düştüğünü, kel veya bodur olduğunu yahut ishal olduğunu, sadece yazılı veya görsel basında yazmak değil, duvar diplerinde, ya da kahvehane köşelerinde sohbet veya alay konusu yapmak da, mahkemelerimizin hapis cezasına hükmetmesi için yeterli sebeplerdir.”

Bu suç maddesi nedense bana bir kurtarıcı gibi geldi.
-Demek hala karar veremedin?
Yanı başımda bir hayalet gibi bitmesini fark etmemiştim bile. Hiç bocalamadan cevap verdim.
-Ben ‘yetkilinin ishal olduğunu konuşmak ve yaymak’ suçunu seçiyorum, diyerek, başparmağımla suçun tarif edildiği paragrafı gösterdim. Adam bir süre düşündükten sonra:

- Emin misin? diye sordu.
Aslında önüme konulan suçlardan hangisini kabul edeceğimin bir anlamı yoktu.
-Eminim. Gerçi fark etmez. Nasılsa kendime göre bir hayat bile seçemedim.
-Mutlu görünmemek de suçtur.
-Seçtiğim suçu kabul ettiniz mi? Dedim, bu tartışmaya bir son vermek için.
-Tercihte bulunduğuna göre, bizimle işin kalmıyor demektir. Bundan sonrası mahkemeyi ilgilendirir. Sana en az dört şahit lazım mahkemede. Onu merak etme sen. Toplum Güvenliği olarak, üzerine suç giydirdiğimiz hiç kimseyi şahitsiz bırakmayız.

Geceden bu yana yaşadıklarımın gerçek dışılığını kabullendiğime hayret ettim. Belki şahitlerim beni bu saçma durumdan kurtarır diye geçirdim içimden.
-Şimdi serbestsin. Evine gidebilirsin. Şurayı imzala!

Önüme koyduğu kâğıdı hangi duyguyla imzaladığımı bilmiyordum. Serbest olduğuma bir türlü inanamıyordum.
-Yani evime gidebilir miyim?
-Gidebilirsin. Duruşma günü sana bildirilecektir.

Dışarı çıktığımda bir boşluğa düşüyormuşum gibi bir duygu kanatlandı içimde. Belki de birkaç adım yürüdükten sonra güçlü bir el koluma yapışıp beni geri çevirecekti. İşte, bir yanlışlık oldu, işlemleriniz henüz bitmedi, sizi bir süre daha alıkoymak zorundayız, diyeceklermiş gibi ürperiyordum. Caddeyi bitirip ara bir sokağa girdiğimde derin bir nefes aldım. Dönüp arkama baktım. Kimse yoktu. Karanlığın da can çekiştiği bir zamandı. Tuzaktan kurtulmuş yabani bir hayvan gibi koşmaya başladım.

Gözlerimi odanın zifiri karanlığına açtığımda, rüzgâr tıpkı rüyamdaki gibi pencereyi şiddetle sarsıyordu. Göğsüm deli gibi çarpıyordu. Alnım, ensem ter içindeydi. Bir süre sonra rüyamın bir kehanet gibi doğru çıkacağı aklımın ucundan bile geçmemişti. Karanlıkta, hiçbir şey yapmadan yatağımda oturup, sırtımı duvara dayadım. Göğüs kafesim bir süre sonra yatışınca, üzerime örttüğüm nevresimle terimi sildim. Boğazım çöl gibiydi. Derken, kapının çalındığını duydum. Perdeyi aralayıp, dış kapıdan yana bakmaya çalıştım. Kapının önündeki basamakta iki kişi duruyordu.

Hole geçip kim olduklarını sordum. Kim oldukları da o kadar belliydi ki!
-Aç kapıyı. Hakkındaki bir ihbarı bildirmeye geldik. Polis!
Ben zifiri karanlığa uyanmıştım ama aslında sabah olmuştu. Elimde olmadan kapıyı açmıştım.
-Neden bu kadar geç açtın kapıyı? dedi öndeki Polis.
-Siz olduğunuzdan emin olamadım. Yoksa başka bir sebebi yok, dedim.
-Bizimle şubeye kadar geleceksin.
-Sebebini sorsam memur bey? Şubeye götürülmemi gerektirecek ne var acaba?
-Devlet büyüklerimizden birinin bıyığına gülmüşsün!
-Demek suçum bu!
-Şahitler var. Gidelim. Fazlası bizi ilgilendirmiyor. Mahkemeye çıkarılacaksın.
İtiraz etmek faydasızdı.
-Ceketimi almama izniniz var mı? Diye sordum.
-Alabilirsin.
   
Şubede birkaç saat tutulduktan sonra, aynı gün mahkemeye çıkarıldım. Duruşma salonunun önü insan kalabalığından geçilmiyordu. Ve aynı gün benimle aynı suçtan yüz on altı kişinin daha yargılandığını öğrendim.

Mahkeme tutuksuz yargılamak üzere serbest bıraktı beni. Çok kısa zamanda iki kez serbest bırakılmıştım. İlki rüyaydı, ikincisi gerçek hayat.

O günden sonra sokakta bıyıklı kime rastladıysam, durdurup ardı arkası gelmeyen iltifatlarda bulunmayı bir alışkanlık haline getirdim. Oysa daha ikinci duruşmada tam yüzonyedi kişi bıyık yüzünden hüküm giymekten kurtulamamıştı. Tahmin edeceğiniz gibi onlardan biri de bendim. Yalnız hüküm giymeme sebep olan sayın yetkilinin bıyığına ne zaman nerede güldüğüm konusu bütün çabalarıma rağmen, bugüne kadar bir türlü açıklığa kavuşmadı.

Mehmet Taşdemir

Muzaffer Oruçoğlu-Arkadaşım Ali Paşa

Muzaffer Oruçoğlu-Arkadaşım Ali Paşa




Anlatan: Dr. Hüsamettin Kesekağıdı

Rahmetli muhkim bir askerdi. Kendini şanslı ve uğurlu bir yaşamın neferi olarak görüyordu. İki tarihi şahsiyete samimiyetle tutkundu. Bunlardan birisi Mustafa Kemal Paşa, diğeri de İstiklal Mahkemesi başkanı Kel Ali’ydi. Hayran olduğu bu iki şahsiyetin adı, yaşamına bir kader gibi duhul olmuştu. “Bursa’nın Mustafa Kemalpaşa adlı kasabasında doğdum ve adım, Ali olarak belirlendi,” diyordu. Zaten çocukluğunda, silaha ve savaşa tutkundu. Kutsal vatan ocağını, askerliği seçmesi, ve liseden sonra, Harp Akademisi’ne girmesi tesadüf değildi.

Tarih, insana kalbinin derinliğinden bakmasın, baktı mı insan dayanamaz, tarihe meyleder. Ali de o yıllarda aynısını yaptı. Tarihe meyletti. İlkin, kurtuluş savaşında tren raylarını söküp top kaması yapanların hikayesine, sonra da Mustafa Kemal Paşa’nın kurduğu İstiklal Mahkemeleri’ne merak sardı. Mahkemede dört Ali’nin, Reis Kel Ali, Kılıç Ali, Rizeli Ali ve Savcı Necib Ali’nin varlığını keşfetti. Hiç gecikmeden bu vatansever ‘Aliler Mahkemesi’nin kararlarını inceledi. Asker firarisi, Kürt asisi derken yakalanıp ipe çekilen binlerce vatan haini, ve ayrıca bu hainleri barındırdıkları için yakılan, müsadere edilen binlerce ev ve köy canlandı hayalinde. Dar ağaçları ve alevler arasında yücelen mahkemenin gücüne ve ulviyetine olan inancı güçlendi. Sıkıntı, acı, arayış derke, saçları hızla dökülmeye başladı. Reis Kel Ali’nin resmini odasına astı, hayatını yakından incelemeye koyuldu. Bu büyük vatanseverin, Deli Halit Paşa’yı tek kurşunla mecliste vurduğunu, 1937’de, Bayındırlık Bakanı sıfatıyla Hitler'in huzuruna çıktığını, onunla görüşen ilk Türk Bakanı olma şansını yakaladığını öğrenince heyecanlandı.

Sevgili arkadaşım Ali, o heyecanla hayatı kucakladı, Harp Akademisini alnının akıyla bitirdi. 27 Mayıs askerî harekâtına katıldı. Maharet gösterdi, yükseldi. Ankara’yı koruyan 28. Tümen’nin kurmay başkanı oldu. Albay Talat Aydemir’le iyi ilişkiler kurdu. Duygunun aklı, aklın duyguyu tepelediği bir devirdi. Talat’ın darbe planına destek verdi. Çok geçmedi, dehasını kullanınca, Talat’ın Türk Milleti’ne ters düşüp kaybedeceğini anladı. 21 mayısta, gözü pek bir baskınla radyoevini Talat’ın darbeci adamlarından kurtardı ve bildiriyi radyoda okuyunca İsmet Paşa’nın taktirine mazhar oldu. Talat Aydemir’le arkadaşlarının idam edilmesinden yana tavır koydu.  Daha sonra şansı yaver gitti. İdamlar gerçekleşti, devir değişti, tuğgeneralliğe yükseldi. Kurmay değildi ama cesaret ve deha sahibiydi.

Memleket 12 Mart 1971’e geldiğinde, pruvası bozuk, köhne bir gemi konumundaydı. Anarşi ve azgınlık sokağa çıkmış, komünistlerin biti kanlanmıştı. Arkadaşım Ali, üzgündü. “Yanki go home, diye bağıran bu alçakların amacı, Amerika’dan boşalan yere Rusya’yı yerleştirmektir,” diye söylenip duruyordu. Durum iyi değildi, ama yeryüzü, umut kırıntılarıyla dopdoluydu; insan, onları sabırla keşfeder, özümlerse, güce dönüşen o kırıntılarla, her şeyi dönüştürebilirdi.

Öyle de oldu. Beklenmedik bir anda, 12 Mart Muhtırası verildi. Paşa, Muhtıra’yı sevinçle karşıladı, Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç Paşa’nın yanında yer aldı ve Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 no'lu Mahkemesi Başkanlığı’na atandı.

Bu tarihten sonra, paşanın karşısında, yargılanan anarşistleri görüyoruz; onlardan nasıl hesap sorduğunu ve 18 tanesi hakkında nasıl idam kararı verdiğini ve kalem kırdığını görüyoruz. Zamanın hizmete dönüştüğü, anlam kazandığı günlerdi.

Gelgelelim ki zaman, her daim bu minval üzre gitmiyor. Arkadaşım Ali Paşa’nın, kararlarından sonra, 18 kişinin üçe indirilmiş olması üzerine nasıl üzüldüğünün yakinen tanığıyım.

“Devletimiz, korkudan kaçıp deliklerine giren bütün ülke anarşistlerine ve onların yardakçılarına vereceği gözdağının ibret-i müessese olmasını istiyorsa, üç darağacı değil, 18 darağacı kurmalıdır,” diyordu. Ama kimseye de dinletemiyordu. Sonuçta, 18 değil, üç darağacı kuruldu.

O gece uyuyamadı. Anarşistler ve yardakçıları, fısıltı kampanyası açmışlardı. Arkadaşlarının ölüme dimdik yürüyeceklerini ve dar ağacını cellatlara dar edeceklerini söylüyorlardı. Arkadaşım, askeri bir ciple, infazların yapılacağı Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ ne gitti.  Baş savcı ve infaz savcısıyla görüştü, onlara, idam hükümlülerinin, kendilerinden sonrakilere örnek olmaması bakımından, idam sandalyesine çıkamayacak derecede, acz ve korku içinde olmalarının sağlanması için gereken şartların yaratılması telkininde bulundu.

İlkin Deniz’i astılar. Deniz’in asılışını Yusuf’a, Yusuf’unkini de Hüseyin’e seyrettirdiler ama etkili olmadı. Anarşistler, anlaşılmaz, kör bir saplantının kurbanı olmuşlardı. Her üçü de ipin altında aynı duruşla, aynı şeyleri söyledi. Paşa, Omuzunu bir ağaca yaslayarak, durumu ibretle seyretti. Sigarasından bir nefes dahi çekmemiş, ateş parmağına dayandığı halde öylece donup kalmıştı. Sabah geldiğinde, çehresi geriliydi, asalet ve alarm kışlası gibiydi. Kafasını şöyle bir kaldırdı, odada kendisini merakla bekleyen silah arkadaşlarına:

 “İdamı hakkettiklerini, sehpaya çıktıkları zaman da gösterdiler,” dedi. “Kelime-i şahadet getirmek yerine, 'yaşasın Marksizim, Leninizm yüksek ideolojisi. Kahrolsun emperyalizm. Yaşasın bağımsız Türkiye. Yaşasın Kürt ve Türk halkları' diye bağırdılar. Ölüm sehpasında dahi komünizm propagandası yaptılar, arkalarından gelecek olanlara cesaret vermek için.”

Paşanın o günden sonra sağlığı şirazesinden çıktı. Seçildi, meclise girdi, şu bu oldu ama sağlığı bir türlü düzelmedi. Komünistler, kafayı fena halde takmışlardı paşaya, hakkında demediklerini bırakmıyorlardı. Vatanseverler susuyor, paşayı savunmuyorlardı. Ağacın, kendi köküne küstüğü bir dönemdi. Dayanamadı, diz kırdı, kalemi eline aldı, “Bu Vatana Kastedenler,” diye bir kitap yazdı. Kitap 15 baskı yaptı. Ama bu bile paşanın sağlığına fayda etmedi. Ona göre vatan yine anarşi içine düşmüş, kurganlar, höyükler, harabeler, mağaralar çoğalmış, o güzelim dölek dilin yerini, asi- ayrıştırıcı bir dil almış, bu dil, benzerliklerimize değil, farklılıklarımıza odaklanmış, birlik beraberlik kalmamıştı. Morali bozulan, tehditler alan paşa, mecburen firari konumuna düştü, inzivai bir hayata duçar oldu. Kunduz gibi yaşadı, çok seyrek çıktı dışarı. Bu hayat ister istemez, merkezdeki sinir lifleri ile merkezi vücudun diğer bölümlerine bağlayan sinir liflerini anarşik bir duruma soktu, pelteleştirdi. Duygu zembereği bozulan paşa, söze, algılayışa, bitkiye, taşa, hiçbir şeye anlam veremez, değer biçemez hale geldi. Elleri tutmuyor, dili dönmüyordu. O dağ gibi safderun vatan evladının kendine çakılıp kalması ve hayatında hiç yaşamadığı uyuşukluk, karıncalanma, iğnelenme, çift görme, idrar kaçırma gibi illetlerin zebunu olması, hepimizi ziyadesiyle üzdü... Lokmalar, inat ediyor, direniyor, yemek borusundan aşağı inmek istemiyordu. Sonunda, nasıl olduysa, bir lokma, yolunu bulup, paşanın nefes borusuna kaçtı. Alelacele hastaneye kaldırdık.  Asfiksi dediler. Kurtaramadık.

Muzaffer Oruçoğlu