Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Mart 2020

Bibi’min Kilimi

Bibi’min Kilimi

 Elli yılı, belki altmış yılı devirmiş olmalı aradan geçen zaman…

Dile kolay… Yarım yüzyıldan öte, sisli çocukluk, gençlik anılarından kalan…

Sultan Bibi’min geçen yıl yeni bir ev yapılmak üzere yıkılan tahta sekilerle çevrili odasında mı, ortadaki o hep yaşanılan evde mi bilmem… Bir tezgâhta oturan kızlar, gelinler çıkar gelir belleğime; hayali cihan değer bir eski limandan…

Kınalı eller işler tezgâhta; kök boyalı ipler… Türküler duydum belki yanık seslerle söylenen… Belki bir tulum sesi; bırakıp tezgâhı, ipi, boyayı, el ele, kol kola halaya durulan…

Belki bir sini tepeleme mafiş, mis kokulu tereyağında kızarmış bişi… Yanında göğermiş tulum peyniri; istikanlarda dumanı üstünde çay…

Sultan Bibi’min evidir orası; gelene gidene sofra açan; Sultan Bibi’min kokusudur beni “derdin alem”, “kadaların alem” diye kucağına basan…

Yalnız dokunması, el ele, kol kola, ses sese, can cana imeceye durulması mı… Koyunun kırkılmasından yünün çermede yıkanmasına… Güneş altında kurutulup çubuklanmasına… Tarak tarak ayrılır yün; teşilerde uzar ipler… Ne güzel oyundur “Teşi”; arada kaşınmalı, bit kırmalı, bıyık burmalı, güzgi bakmalı, atlamalı, zıplamalı…

Kilimin kapısını çalıp girdiği üçüncü evdir benimki; çekinerek belki; önce bir oğul evi, sonra bir yeğen; iki gelinden kalan… Neylesinler şimdi böyle eski köy kilimini; yakıştıramamışlar zamanında sanki… Gele gele benim eve gelmiş kilim… Baş göz üstüne… Tam da yerini bulmuş.

Ne Sultan bibi kalmış şimdi; ne o yeri kara toprak; emek ve bereket kokulu ev… Tahta ambarlarında tahıl, kuyularında patates, kazanlarında yağ… Büyük evi, odası, soğukluğu, ahırın gerisindeki küçük kış sığınağı… Eşiklerinde ay boynuzlu öküzlerin tırnak izi… Koşatlarında, direklerinde adlarımız yazılı, dumanlı çocukluk ve gençlik zamanlarından kalma hayat anları kazılı…

Temmuz gelmiş geçiyor ki, ard arda girilen kollarda biçilen haroslar zamanıdır şimdi; ipek otlu çayırlarda güneşi öpen tırpanlar… Kol başlarında masat vurmalar; tırpan dövme zamanı masmavi gökyüzüne savrulan cigara dumanı… Kol tersiyle silinen terler… Arpalı çavdarlı kırmızı buğday pağaçası; tahta koloptaki ak yoğurda arka arkaya giren kaşıklar…

Akşama kesme çorbası var yer sofrasında… İskemle yetmemişse tezeklerde oturanlar… Sohbeti söyleşisi bol; tanığı da tepedeki küçücük camda parlayan dost yıldızlar…

Telli duvaklı düğünler süsler o yazları; papağa binilen atlar. Üç gün sabahtan akşama davul zurna; akşamların dinginliğinde meyin yanık sesi…

Belki bir âşık vurur teline sazının; yer açın Kiziroğlu Mustafa Bey’e…
Ne yıllar, ne on yıllar tartabilir o anlardan kalanın değerini…

Hiç unutulmasın diye, adaleti, merhameti, imecesi, dostluğu bol o yılların…

Evimde serili şimdi Sultan Bibi’min kilimi…

Alper Akçam
Gaz Lambasının Altında Okumak!

Gaz Lambasının Altında Okumak!

  Bu dediğim okuma yılları, hatırlayabildiğim kadarıyla bin dokuz yüz altmışlı yıllara denk geliyor. Ancak, belki de halen gaz lambalarının etkisinden, onun ışığından yararlanmaya devam eden yöreler de vardır. 

Bu yörelerin başında da yaz aylarında göçerlerin çıktıkları dağlarda ki yaylalar vardır. Gaz lambası, altında camdan bir hazinesi bulunan, üstünde içerisinden fitil denilen keten bir örgü geçen metalden çevirmeli bir mekanizması olan ve metal mekanizmaya yerleştirilen cam bir borusu olan bir aydınlatma aracıdır.

Gaz lambasının ilerleyen süreçlerde bir de gelişmiş ve adı Lüks olan farklı bir modeli daha çıkmıştı. O ise, alt tarafı metal bir hazine ve yan tarafında pompa dediğimiz gaza basınç sağlayan mekanik bir parçadır. Üst kısmında ise, ara bölümünde rüzgâr akımını engelleyen bir cam siperlik ve iç kısmında da Edison’un ampulü bulmaya çalıştığı sırada kullandığı ketenden yapılmış ve ısıyı alınca yanarak şişen ve ışığı önceki gaz lambasınınkinden daha fazla olan bir aydınlatma aracıdır. Şimdilerde ilkel sayılacak bu iki aydınlatma aracını tanıttıktan sonra, sıra onların yaşamımızdaki hatta asıl önemli yönü eğitim alanımızdaki etkilerini anlatmaya geldi. Yukarıda bahsettiğim yıllarda insanların gerçekten çok zor koşullarda yaşamlarını sürdürmüş olduklarını daha iyi anlıyoruz. Bu yazı yazmamın asıl nedeni de bu yaşamı bilmeyen günümüz insanlarına geçmişin karanlık noktalarını anlatarak yaşadıkları zamanlarının değerini bilmeleri ve bu olanaklarını ilerleyen zamanlarda daha iyi koşullara yönlenmelerini sağlamaktır. 

O yıllar, Anadolu’nun yaklaşık yüzde doksanının aynı aydınlanma koşullarında olduğu ve ışığın yaşamımızı ne kadar etkilediğini anlamaya çalışıyoruz. Bizim ilçe merkezimizde o yıllarda sıradan bir dere üzerinde bulunan küçük bir elektrik üretim santralinden üretilen ışıkla ilçe merkezi aydınlatılırdı. Köylerde ise, mum ışıkları, gaz lambaları ve gelir düzeyleri yüksek olan ailelerde de lüks lambaları kullanılırdı. Sürekliliği olmayan bir aydınlanma şekli ama sürekliliği olan bir eğitim vardı. Çocuklarımız o zorlu ve yetersiz koşullarda ışıktan yararlanmaya çalışıyorlardı. Işığında bile gözün görme oranı o kadar düşüktü ki, kitap ya da defterdeki yazıyı bile görmekte zorlanırdı insanlar. İlçedeki o santralin ürettiği elektrik ışığıyla bile akşam saatlerinde yine gaz lambası ışığına denk gelen bir ışık altında çalışma olanağımız vardı. Şimdilerde konuşma fırsatı bulduğumuz arkadaşlarımız bile aynı şeylerden söz ediyorlar. 

Okumanın zorlukları bizim kuşağa denk gelmiş. Işığından bile yararlanamadığımız o mum ışıkları, gaz lambaları ve lüks lambaları yaşamımızın gerçekleridir. Bu gerçeklerle yaşamanın da ayrı bir güzelliği olsa gerek ki, bizim dönem çocuklarını ve gençlerini mutlak okumaya itmiştir. Aslında olanakların geniş olmasına rağmen okumanın zorluklarını şimdi daha fazla hisseder oluyoruz. Şimdiki çocuklarımızın ise, tabiri uygunsa, "yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarında" misali, öğrenebilme konusunda daha fazla olanağa sahip olmalarına rağmen daha fazla zorlandıklarını gözlemliyoruz. Teknoloji bize fazla gelmeye başladı. Teknolojiyi bir başka yönden önemsediğimiz için aklımız farklı yönlerde çalışmaya başladı. Bununla beraberde öğrenmemiz zorlaştı. Oysa o gaz lambasının ışığı bile bizim geleceğimizi aydınlatmaya yetiyor da artıyordu bile. 

O gaz lambalarına mahkûmken, kitabımızı, okuma araçlarımızı ve romanlarımızı bile 300 km. Uzaklıktaki kentlerden getirtirdik. Ekonomisi iyi olan ailelerin çocukları o kitapları getirtir, diğer çocuklarda sırasıyla yararlanırlardı. Bencillik yoktu. Ben yoktu. Biz vardı. Benim yoktu. Bizim vardı. Şimdi öyle mi, ben varsam her şey ve herkes var. Ben yoksam hiçbir şey ve hiç kimse yok. Ne yazık ki böyle bir nesle doğru gidiyoruz. Işığın, aydınlanmanın önü açılmış ancak, öğrenme zorlaşmış ve eğitimde ayrı zorluklar yaşanmaya başlanmıştır. İnsan geçmişe takılır mı? Aslında takılmamalı. Geçmişi bilmeli, fakat geçmişe özenmemeli. Geçmişten aldığı dersle geleceğe yön vermeli. Gaz lambalarını özler olmuşuz. Gaz lambalarının geleceğimizi nasıl etkilediğini şimdilerde anlar olmuşuz. O kör ışığın ve zor koşulların aranır duruma gelmesi de işin cabası. 

Gaz lambalarının ışığı altında eğitim görenler arasından öğretmenler, hemşireler, doktorlar, hâkimler, savcılar, kaymakamlar, mühendisler, bankacılar, iş insanları ve daha farklı meslek sahipleri çıkmıştır. Işığın önemini demek ki o nesil anlıyordu. O nesil kavradı ışıkla birlikte geleceğe açılan kapının anlamını. Sanırım şimdilerde o nesil işin rahatını sürüyor. Çünkü şimdi iş sahibi olmak ta meslek sahibi olmak ta oldukça zordur. Milyonlarca insanın işsiz-güçsüz ekmek derdinde olduğunu düşündüğünüzde ışığın ve ışığa kavuşmanın ne derece önemli olduğunu elbette anlıyoruz. Oysa o günün koşullarında kullanmakta olduğumuz Gaz Lambalarını şimdilerde dolap ya da vitrinlerimizde süs aracı olarak görmekteyiz. 

Her bireyin istediği aydınlanmacı ışığa karışması dileğiyle! 

Yaşar Geler
Derya'dan Damlalar

Derya'dan Damlalar

Dünyaya neden geldik, dünyadan neden gidiyoruz? Bu tanrının sırrı olmalı... Ancak ben bu dünyaya keşfe çıkmış bir yolcu olduğumu düşünüyorum. Vaktimin kısıtlı olduğu gerçeğini göz önünde bulundurup, yaşamın bütün güzelliklerini, envai çeşitleriyle renklerini tavaf etmeliyim. Her güzelliğin engebeli, handikap bir yol aşımı vardır; tıpkı benim zorlu yaşamım gibi...

Özel insan (engelli) olmanın dezavantajları muhakkak çok fazladır. Ancak söz konusu başarı olunca, engel kavramı kendi kendisini eritir; çünkü engel bedende değil beyindedir. Olanaklar doğrultusunda aşılamayacak engel yoktur. Sağlıklı bir beyin ile bedensel tüm engeller aşılabilir fakat bedenler sağlıklı da olsa, hiçbir zihinsel engeli aşamaz. Düşüncen neyse, uyguladığın ve yansıttığın da odur. Zekâ tüm engelleri ortadan kaldırır. Kutuplaşmalar ve kavramlarla ayrıştırıp ötekileştirdiğimiz insanları anlamaya çalışmak, hayatın içine almak yerine, onları yok saymak, dışlamak daha kolayımıza geliyor. Oysa var olan hiçbir şeyi yok sayma lüksümüz olmaz; fiziksel farklılıklarımız bizim tercihimiz değildir. Acilen bu özelliklerimizden ötürü oluşabilecek komplekslerimizden mümkün mertebe uzak duymalıyız. Soyunup arınmalıyız.

Tabularını yıkmış özel insan olmak!

Nedir tapularını yıkmak? Tüm engellere rağmen, yapamaz denileni yapmaktır. Çevre, aile, toplum etkenlerine boyun eğmeden, başkalarının dayatmalarına aldırış etmeden, "Kim ne der?" etkisi altında kalmadan, yapmayı istediği her şeyi kendi iradesiyle gerçekleştirmektir tabularını yıkmak.

Yıllar öncesinden tabularını yıkmış, korkularını aşmış, tek başına başarı elde etmeye yol almış özel model arayan fotoğrafçı, Jessica Prautzsch ile tanıştım. Jessica, önce beni tanıyanlara ulaşır. Özel İnsan (engelli) olup da tabularını yıkmış birinin kendisine model aradığını belirtir. Model olarak beni önerenler, konuyu bana aktardıklarında, “muazzam bir proje diyerek” hemen kabul ettim.

Özel insandan (engelliden) hiç model olur mu? Neyine güvenip model olsun ki; sanki doksan altmış doksan vücut ölçülerine mi sahip de modelliğe soyunsun! Bu gibi ön yargılarla karşılaşmak olası bir durumdu tabii... Ancak kişinin kendisine olan özgüveni tamsa ve gerekli olanaklara da sahipse; yapamayacağı, başaramayacağı hiçbir şey yoktur. Oysa ben ne zaman hayallerime bir adım yaklaşacak olsam, hep dış etkenlerin engeline takıldım. Sanki aşmaya çalıştığım kendi bedenimdeki engeller değildi de başkalarının önüme koyduğu engellerdi. Yani tabulardı.

İstanbul’un en gözde ve vaz geçilmezlerinden olan; Kız kulesi, Pierre Loti, Ayasofya Camii, tarihi sokakları, deniz ortasında kayıkta çekilen resimlerle bir ilki gerçekleştirmiş bulundum. Tabii bütün bunları yapmak çok da kolay olmadı. Çekimler gerçekleştirilirken, risklerini de göze almak durumunda kalıyorsunuz. Büyülü bir rüyanın içerisine düşmek için dikenli yolları kat etmelisiniz. Ölüm korkusunu ancak ve ancak ölümü göze alarak aşabiliyorsunuz. Korku özgürlüğün önünde duran bir zincirdir.

Pierre Loti’de çekim sırasında yokuş aşağıya düşmem an meselesiydi. Deniz ortasında kayıkla beraber rüzgârın etkisiyle devrilmem olasıydı. Tarihi sokaklarda dik rampalardan aşağıya inmek, uçurumdan yuvarlanmak kadar ürkütücüydü. Ölümü göze almayan bir insan cesur olamaz. Cesur olmayan bir insan özgürleşmez. Özgürleşemeyen bir insan tutsak yaşamaya mahkûm olur. Mahkûmiyet zincirlerinizi kırmanın en etkili yolu tapularımızı yıkmaktır. Cesur olmasanız, esir olursunuz. Esaretinizden kurtuluş yoludur, tabularınızı yıkmak.

Tam da bu noktada, Erdal Çakıcıoğlu hocamızın "Duvar" başlıklı yazısından bir bölüm sunmak isterim:

"Kendisi olamayan insan mutlu olabilir mi hiç? İşte, hiç tanımadığımız "el-âlem" korkusuyla kendimize ördüğümüz duvarlar, bizi bu duruma getirdi... Bu duruma geldik ama "özgürleşme" umudumuzu da hiç yitirmedik. Öyleyse o umudu gerçekleştirmenin zamanıdır. "El-âlem"in üzerine kocaman bir çizgi çekme, onların yerine dostlarımızın, bizi sevenlerin yargısına değer verme zamanıdır. Bizi diğer canlılardan ayıran "insanca" değerlere sarılma zamanıdır. Özgürleşme, etkin olma zamanıdır. Haydi, duvarlarımızı yıkmaya... Haydi, kendimiz olmaya!"

Başkaları "Ne der?! " kaygısıyla yaşayan hiç kimsenin kendisi için yaşayacağı bir hayatı olmaz. Başkalarının bize dayattığı hayat, bizim kendi hayatımız değildir. Üzerimizde algı operasyonu oluşturmak isteyen kim olursa olsun mümkün mertebe reddedip, hayatlarımızdan uzaklaştırmalıyız. Faili meçhul gülüşlerimiz, tutsak sevgimiz, sürgün aşklarımız, yasaklı dilimizle kırdığımız her zincir, özgürlüğe kavuşturuyor bizi/hepimizi... Tabularını yıkmamış insan, özgürleşememiştir, tutsaktır. Tabuları yıkılmamış bir ülke, bir toplum ve insan özgürleşemez!

Önümüzde dursa da taş duvarlar, tuzaklı barikatlar, içimizde büyür bir o kadar umutlar... İnadına eşkıya gülüşler, inadına zuladan mutluluklar, inadına derin dehlizlerde umut biriktirip, yaşamın yanağından öpeceğiz. Yıkacağız tüm tabuları, kelebeklerin kozalaktan çıktığı gibi özgürleşeceğiz... Özgür olmadığım hiçbir dünyaya ait değilim.


Derya Avşar

*Çekim sonrasında güzel bir rüya gerçekleşti ve yurtdışında çekilen fotoğraflarımla bir sergi açıldı.